Kayıtlar

NEREDE O ESKİ MAHALLELER ?

Mahalle, kavram olarak yakın komşuluk ilişkilerinin kurulabildiği en küçük sosyal bir yapıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin idare sisteminde iki farklı mahalle kavramı vardır. Genel olarak bilineni il ve ilçe merkezlerinde olan daha kalabalık nüfusa sahip olup yerel yönetimlerin (mahalli idareler) bir parçası olanlardır. Ancak bir de köy tüzel kişiliğine bağlı olan köy bağlısı mahalleler de vardır ve bu mahalleler köy tüzel kişiliği içerisinde bağlı olduğu köy muhtarlığı eliyle idare edilirler. Her belde ve kentte bulunan içinde, sınırları ve nüfusu belli olan yöneticisine ise 'muhtar' denen yerleşim ve yaşam alanlarıdır mahalleler. İçinde de sokak diye bölümlendirmeler yapılır. Mh. kısaltmasıyla gösterilir. Mahalle yönetiminin organları seçim yolu ile oluşmasına karşın, köy yönetiminde olduğu gibi tüzel kişiliğe sahip değildir. Kendilerine özgü bütçeleri de yoktur. Mahalle: Belediye sınırları içinde, ihtiyaç ve öncelikleri benzer özellikler gösteren ve sakinleri arasında komşul...

Kriz ve Kapitalizm - Derleme

İçinde bulunduğumuz bu yıl 1085 adet metalürji,malzeme,seramik mühendisi arkadaşımız mezun olacak. Bu yıl sadece 300’e yakın metalürji ve malzeme mühendisi işinden oldu. Yeni mezun arkadaşlarımızın bir çoğu askere gitmeyi, bir kısmı yurt dışına çıkmayı tercih etti . Kimisi de sistemde var olabilmek adına satışta , elektrikçinin yanında, pazarda çalışmayı kabul etti. Hepimizi etkiledi bu kriz. Binlerce işçi işinden oldu. Gün geçtikçe işçileşen ve alım gücü düşen mühendisler, bir zamanlar umursamadıkları işçilerin konumuna hatta daha gerisine , işsizliğe düştüler. Peki nedir bu dünyayı kasıp kavuran krizin nedeni? Tabi ki bizimkisi bir öğrenci dergisi ve çok fazla yerimiz yok; ama kısaca sanırım krizi tanıtabiliriz . İşe de, öncelikle bugün içinde bulunduğumuz ve hemen hemen herkesin eleştirip değiştirmeyi düşünmediği sistem olan “kapitalizm”i tanıtmakla başlayabiliriz sanırım. Kapitalizm (anamalcılık), özel mülkiyetin üretim araçlarının ağırlıklı bir bölümüne sahip olduğu ve işlettiği; ...

GÜZELSİN İŞTE

Güzelsin işte… Senden daha güzel biri illaki hayatımda oldu; ama sen öyle bir geride bırakıyorsun ki onları, bak nasıl oluyor biliyor musun? İçin o kadar güzel, o kadar masum ki ve sen o kadar mağrur bakışlara sahipsin ki… Dışa yansıyor tüm güzelliğin , ışık saçı veriyorsun görebilen gözlere ve bir melek oluveriyorsun, saf, pürüzsüz bir güzellik… Güzelsin işte… Dinliyorsun, hatta dinlemeden anlayabiliyorsun, dokunmadan hissedebiliyorsun, görmeden görebiliyorsun beni, benim her şeyimi… Güzelsin işte… Güçlü olabilmeyi biliyorsun ve kendinden bana bir çok şey kattın, farkında değilsin ya işte bu yüzden daha da bir seviyorum seni… Bu senin doğalın… Güzelsin işte… Bunlar ve bunlar gibi daha sayabileceğim sadece ‘Bin Bir Gece Masalları’ nda görülebilecek güzellik ve senin fark etmediğin ve benim fark ettiğim değişimler için seni seviyorum ve sana yalan söylemem, söyleyemem ; Güzelsin işte… Ve sen evet sen, tek bir laf ettiğimde en güzel şeyleri duyduğunu söylerdin ya… Yeter ki senin o sesin...

Bir Garip Yemek tarifi

Önce patatesleri çıkardım yerinden. Tombul,kir pas içindelerdi. Bir güzel yıkadım onları,incitmeden. Sonra kabuklarını soydum. Çırılçıplak kaldılar. Sonra bir kez daha yıkadım buğday sarısı vücutlarını. Küp küp doğradım onları,bölündükçe,çoğaldıkça neşelendiler, değişiyorlardı. Değişimden kaçan bir yanları yoktu. Hafifçe yaydım yağı, üretimi ve kullanımı her zaman tartışılmış son yüzyılın buluşu olan tavaya. Sonra kısık ateşte hafif hafif kızarmaları izledim. Sanki nasıl desem yağla sarıldıkça utanıyorlar gibi.Birden üzerlerinde attılar utangaçlıklarını, çünkü keskin,sert ve dişli bir rakip geliyordu yanlarına: soğan. Sevdiği artık soğanı da sarıp sarmalıyordu. Kalbi bu kadar geniş bir sevgili? Herkese yetebileceğine inanan bir kalbe mi sahipti? Derken sırasıyla kokusuyla aklını başına aldıran kekik, azı hasret bırakan fazlası genizleri yakan kırmızıbiber,onla veya onsuz yakıcı tuz… Sırayla birer birer yağın içinde sarmaş dolaş oldular. Artık patatesler sinirlenmiyordu; tam tersi üzülü...

Seni düşünüyorum

Herkes dilediği anda gitmeyi umduğu diyarlara gidemez. Gülünç geliyor bunu düşünmesi bile. Ama asıl gülünç olan ne biliyor musun? Belki de üzücü olan… Gözlerine bakıp akılların alamayacağı güzelliklerin bulunduğu , insanların şarkı söyleyip şiirler okuyarak dans ettiği , kelebeklerin kraliçelerinin güzelliği karşısında büyülenip uçmayı unutarak , öylece kalakalıp yeryüzünü renklere boyayan ve boğan , kısacası olmayan diyarlara gitmek… O gözlere bakıp da , o diyarlara gidemeyenlere acıyorum , o tacı göremeyenlere acıyorum , yıldızların arasındaki tahtını göremeyenlere acıyorum… Asıl gülünç olan bu… Gözlerine her bakışımda ışık saçıyor gözlerim. En karanlık noktaları dahi aydınlatan bu ışıkları görmen lazım. O ışık huzmelerinin oluşturduğu ismi görmen lazım. Yoruluyorum, seni düşünüp dinleniyorum. Korkuyorum, seni düşünüp cesaretimi topluyorum. Üşüyorum , seni düşünüp ısınıyorum. Seni düşünüyorum , yüzümde aptal bir gülümseme ile mutlu oluyorum.

Laissez-Faire

Bu sabah perdeyi çok erken araladı annem. Güneş öyle bir çarptı ki yüzüme , sanki geç kalmışım azar değil tokat yiyorum! Gerildim, gün içinde bir koşuşturmaca gene bekliyor. Ama ne için? Bu soruyu sormayacaksın kendine. Cevabını bilmediğin şeyleri zorlamayacaksın çok fazla. Tabi delirme riskini alacaksan devam edebilirsin. Bence de devam etmeli zaten insan. Çünkü deliliğin bir ölçüsü var mı? Kime göre ve neye göre? Evet, sabah sabah bu düşüncelerle kalkıyorum yatağımdan. Bu kopuk kopuk yazılmış yazıyı kaleme alıyorum. Her cümleyi başka biri yazıyormuş gibi. Gelin bizler de öyle yapalım. Her birimiz “kendimiz” gibi olalım. Ortaya kim bilir nasıl bir çeşitlilik çıkacak ? Aynı olmaya çalışmayı bir kenara bırakalım.Aynı işleri yapmayalım,aynı giysileri giymeyelim, aynı müziği dinlemeyelim. Sonra birbirimize ilgi duyup yeni şeyler keşfedelim. Bizim için yeniliğin adı birbirimizi keşfetmek olsun. Bu arada kahvaltımı tamamladım. Bu kadar kısa sürede bitti işte. Oysa neye yetişeceğime dair en ...

21 Dakika - Ece Temelkuran

Benim bir kere arkadaşımı öldürdüler, artık bir daha iflah olmam gibi geliyor. Gittiğimde yerde yatıyordu, kanı kaldırım taşlarına sızıyordu. Ben onu gördüm ya, ben artık başkasıyım. Hrant gitti, hep taze kalacak bir kan karanfil açıldı göğüs kafesimde. ‘Böyle bir şeymiş meğer’ dedim, ‘Arkadaşını öldürürlerse böyle oluyormuşsun’. ‘Meğer’ demiştim, ’12 Mart’ta, 12 Eylül’de arkadaşlarını kaybedenler böyle hissetmiş.’ Demek Türkiye’de milyonlarca insanın aslında göğüs kafesi ağır ve ağrılı yarılmış, çatır çatır açılmış kemikleri acıyla, ciğerlerinin arasından bir kan karanfil sızmış. Meğer arkadaşı öldürülünce insanın acısı hiç geçmezmiş. Öyleyse bunca insan, bunca sevgili, anne, baba, kardeş, oğul, arkadaş, dost... Eğer hepsinin göğüs kafesi böyle sızılı aralıksa, nasıl yaşıyor bu ülke? Anlamadım ben. En çok Hrant’tan sonra anlamadım bunu. Oku! Arkadaşının adıyla. Nejdet Adalı... Sedat Soyergin... Erdal Eren... Veysel Güney... Ahmet Saner... Kadir Tandoğan... Mustafa Özenç... Ethem...