Kayıtlar

zaman etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Bir Kadının Alnı

ı Rüya gibi. Her gözlerini kapattığında aynı an. Bağırarak geçiyor. Bir koşuşturma var. Herkesin gözlerinden onları izlediğini sandığı zamanlar. Tamam, getiriyorum buradaymış diye yalvarıyor kadın. Hala öfkesi geçmiyor erkeğin. Küçük çocuklara bakıyor. Bir şey hissetmiyor. O kadar büyük öfkesi var ki, çocukların ruhunda gizli kirlenmemişliğin farkına varıp utanamıyor bile. Kadın dönüp bakamıyor çocuklarına. O, utanıyor. Nasıl açıklayacağını bilemediği bir hayatı bahşettiği için utanıyor. Neden olduğu acıları telafi edemeyeceğini bildiği için utanıyor. Bakamıyor çocuklarının gözlerine. Boyun eğiyor. Kâbus gibi. Dolu yağıyor her tarafa. Vuran her yağmur damlası, tamam lütfen bir daha yapmayacağım dediğindeki acı kadar yoğun ve büyük. Tok tok ediyor. Nedenini açıklayamadığı çocukça bir hatadan dolayı cezalandırılıyor. Yağmur damlaları saat tik takı gibi işlerken yer küreyi, derisindeki sızıyı anımsıyor. Morluğu geçse de devam eden cinsten. Yarın okula gittiğinde asla ama asla üzer...

Peki Ya Sonra?

Çok çok uzun zaman önce, tüm yapıların ve herkesin üzerine altın sarısı parlarken, belki aslında sadece biz çocukken, en kolay hayal akıp gitmekti. Sonra hayat yarıya varınca bir zorlaştı. Bütün yıllara rağmen, artık açılmış kulaklarına rağmen, açık gözlerine rağmen, sen o gün gelip artık temizleyelim her şeyi ve geçmişi dediğinde bile şaşkınlığı kıramadık. Geçmişti yıllar. Her kim bir yılı üç yüz altmış beş gün ilan ettiyse, her kim bir yılı on iki aya, bir ayı dört haftaya bölecek basit matematikle dünyalarımızı sınırlandırdıysa, aynı kişiler bizi daha da küçültmek için yirmi dört saate, altmış dakikaya, altmış saniyeye ve daha da küçüğüne hapsetmek için bir an bile duraksamamışlardı. Ama asıl ilginç olan, senin nasıl olup da tüm zamanların ötesinde ve mekanların ışında durup benim kanımı emdiğindi. Belki de beni nasıl zehirlediğindi. Belki de beni nasıl büyülediğindi. Bakışlarınla, duruşunla, gösterdiğin gelecekle, varlığınla, yokluğunla… Aşkın ta kendisine bürünmüş ruhunla… ...

ölenle ölmeyenlerin mabedi

"yaşamak görevdir bu yangın yerinde, yaşamak, insan kalarak" metin altıok Gelişlerde, gidişlerde, terk edişler ve terk edilişlerde... Bir damla gözyaşının süzülüşünde, hiç bitmeyen yollarda, bir böcekte, bir çiçekte, belki varlığın biçimsizliğinde, belki de yokluğun içindeki görünmeyen renklerinde… Dilimde, zihnimde, kalemimde, en çok da gönlümde… Bu zaman öyle zaman ki, kayıplar, ölümden daha acı, çünkü bilirsin ölüm kesin ayrılıktır, dayanılabilir, gerçektir, nihayettir. Ama kavrayamaz beynin yaşarken ki ayrılığı, nefes alınırken ki ölümleri. Kıyıya vuran her çocukta bir nefes sıkışır boğazına, son nefes olmasını dilersin, tutarsın sıkarsın kendini, can vermeye bile derman bulamazsın. Uzaklarda bir yerde bombalar patlarken, yanında sesini duyduğun arkadaşının kahkahası baskın gelsin istersin. Dilin tehlikeli gelir, diyemezsin, susamazsın, konuşamazsın, başını da çeviremezsin, sıkışırsın iyice sıkışırsın, anlatsan kime? Ağlarken de gözyaşların yoksa eğer gülemezsin...