Kayıtlar

aşk etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Kar Senfonisi

Resim
Kar sesi duydunuz mu hiç? Kar yağışı sırasında duyulan belli belirsiz seslerdir. Pik pik, pıt pıt gibi ufak sesler çıkarır. Görüntüsü eşsiz, tanelerin çıkardığı ses de zariftir. Bir anlam ifade etmez. Simetrik mükemmelliğinin yanında hiç kimse sesini duymak istemez. Kar çığlığı terimini duydunuz mu hiç? Sessizdir. Yere dökülen bir unun sessizliğinde, ama daha narin, fakat daha güçlü. Her bir düşen tane başka bir sonsuzlukta yankılanan çığlıklardır. Duyamazsınız. Duyduğunuz sesi anlayamazsiniz. Belki de, anlamak istemezsiniz. Peki ya, kar sessizliği terimini duydunuz mu hiç? Hüzündür. Sizi sobalı evlere, kestanenin çıtırtısına götürür. Kulaklarınız dolar, gözleriniz sesleri görür. Beyazın içindeki tüm tayfları yakalarsınız. Ses ve renk tonlarını algılarsınız. İsterseniz bakarsınız. Bakarsanız görürüsünüz. Yoksa sadece bakarsınız. Fısıldayan bir   güzelliktir. Çok derin, çok tok bir sessizliktir bu. Arka fon müziğidir hayatınıza. Sonra yağmur gelir. Bütün bir karı eritir ...

Gelecekten Geçmişe Geçmişten Bir Gün

Resim
Saçını tarıyordu. Hep zaten böyle düzenli biriydi. Çok dikkatli ve titiz davranırdı. İşini de böyle yapardı. Bütün notları aynı hizada dizilmiş, düzenli, tertipli, sıralı ve temiz bir haldeydi. Pek konuşmaz, konuşunca da tane tane, sakince, uzunca düşünerek konuşurdu. Kierkegaard'ın Korku ve Titremesi'nin senaryolaştırıldığı yegâne teokratik ülkeyi, varoluşu çekinmeden dert eden, bunu felsefi okumalar üzerinden yapan çalışmaları İslam ve sosyalizm ile harmanlayan, ama ne yazık ki dört kapının ilkinde bir yönetim biçimi kılıp hakikati aramayı bırakan, kökleri çok eski bir ülkeden geliyordu.  Yeni köklerini salıp salmayacağını bilmediği bu topraklarda, geçmiş ile geleceğin birleşip birleşmeyeceği sorunsalında bir sarkaçtı kafası. Mutlu olmanın emek ve üretimden geçtiğini anlatamadığı diyarlardan, anlatırken yabancı kaldığı diyarlarda hiç susmayan bir Akdenizli ile aynı odayı paylaşıyordu. Akdenizli, her yıl gezginler tarafından ziyaret edilmekten çıkmış, turistler tarafın...

NEMRUT’TAN YOL’A BAKIYORUM

“Önce köpeklerin sesini, sonra da kapı sesini duyduk. Tahta kapımıza çok sert vuruyorlardı. Kapıyı açmak için ben gittim. Silahlı üç adam dışarıda duruyorlardı. Kürtçe konuşuyorlardı. Herkesi, köyün aşağısındaki dere kenarına götürdüler. Oraya başka Ermenileri de getirmişler. Hiç vakit kaybetmeden önce erkekleri, sonra kadınları öldürdüler. Sonunda bir parça insaf vicdanlarına girdi ki, bizi bıraktılar. ’Sakın kimse evine geri dönmesin!’ diyerek de çocukları uyardılar.” Büyük Dengbej Garabet Haçadruyan Hayatın çeşitli biçimleri, hayatın sessizliği ve çok sesliliği, zenginliği, çekiciliği… Edinilen tüm ders ve tecrübeler… Hasan Dağı’nın tüm heybetini arkasında hisseden Kommagene Kralı I. Antiokhos her sabah güneşi selamlıyor, önünde uzanan kanla, ses ve seda ile savaş ve barış ile dêngbejlerle anlatıla gelmiş uçsuz bucaksız ovaları. Tûrôyo dilinde türküler ile topraklarını beraber savunan Müslüman Mıhellemiler ve Hristiyan Süryaniler, gizemli Ezidiler, kadim Araplar, açlığı payla...

PANDA SELU ESELA

Resim
“Dün yağmur yağacaktı, gün döndü, yarın yağdı, Bugün dindi. Ağlayacaktı. Kim anlayacaktı.” Özdemir Asaf O, ağır tek bir damla ile yaprak sarsıldı. Damla, titreyerek süzüldü, esnedi ve aşağıya doğru yaprağı eğerek düştü. Yaprağın sarsılışı ve oluşturduğu titreşimleri kim bilir, hangi canlı duyabildi ve belki korktu ve belki bir şeyleri başlatması gerektiğini hatırladı ve belki de kaçtı ve belki de mutlu oldu. Sonra ikinci bir damla düştü, sonra üçüncü, sonra dördüncü sonra sayamayacağım kadar sonsuz, göremeyeceğim kadar uçsuz, dokunamayacağım kadar hızlı onlarca, yüzlerce, binlerce, milyonlarca damla yere dokundu. Toprağa karıştılar, İşte, başlamıştı tabiatın bize dinlettiği müzik... Şimdi öyle güvenli ki sokaklar. Öylesine güzel ki yürümek için... Yağmurda acele eden insanları gördükçe, doğamızdan ne kadar koptuğumuzu ve korktuğumuzu hissediyorum. Oysa ki, yağmurlarda acele edilmez! Yavaş yavaş yürünür. Yağmurdan başka hiç bir şeyi umursamazsınız ve belki bir şarkı mırıldan...

IŞK

Resim
Umut bazen işkencedir. Bazense geleceğe doğru bugünü ören bir tüneldir. Hem geleceğe atılan bir adımdır hem de bugünümüzün yaşam kaynağıdır. Umut ki,  savaşta,  bin yıllarca, erleri düşmanın önüne koşturandır, ya ölüm sonrası için umutlar ya da hayata yeniden dönüş umutlarıdır. Umut insana kök saldırandır. Yaşam emridir. Olacakların istenilen gibi olmasını istemekti belki. Sadece istemekti belki, hayal etmek ya da boş bir  tembelliktir  sadece umut. Belki insanın hayat okyanusundaki şiddetli fırtınalardan korunacağı bir limandı umut. Can simidiydi. Belki de başlı başına bir çelişkiydi umut, ne onunla nede onsuz.. Bir eşkıya beslerken içimizde, umudu büyütmeye çalıştık. Bir filmdeydi, güzel bir replikti. “İnsanın bir türlü vazgeçemediği illüzyondur umut. En büyük güç ve en büyük zayıflık kaynağımız olan şey...” O eşkıyayı bulup da çıkaramadık yüzeye. Bulduk korktuk.  Eşkıya kötü öğretildi bizlere ...

Hiç Olmak Kolay Değildir

“ Bir iğne deliğinden iki iplik geçmez, zira iğnenin deliği tektir. Onun gibi bu kapıya da ikilik sığmaz. Mademki sen senlikten geçip ben oldun o halde hoş geldin, buyur .” Hz. Mevlana Toplumun çarkları arasında ezilen bir insanın bu boşluğu ezerek doldurmaya çalışmasına şaşmak, şiddetin ve aşağılamanın doğamızda son derece olağan olduğu gerçeğini görmeye cesaret edememekten kaynaklanan bir cesaretsizlik örneğidir. Üç yaşındaki çocuğunu tekmeleyerek döven bir baba, çocuğuna işkence eden bir anne, gizli kalmış onlarca, yüzlerce, binlerce hayat… Toplum, kendi günahlarının sorumluluğunu almadıkça, ölü doğmuş babalar ve çocukları da asla azalmayacaktır. Bu bilinen bir gerçektir. Bu sorumluluk hepimize ait.  İçeriden anneye vurulan her darbede kapısını kapatıp duymayarak hayatın devam edeceğini zannedenlerin, kardeşini kendisi yerine sürerek bir korkak gibi kaçanların, sokakta karısını doğrarken uzaktan izleyen ama yapacak bir şey yoktu diyerek kendini avutanların… Yüzleşmekten ...

Özgürce Uçan Bir Kuşa Aşığım

Ah be güzelim benim... Aşk bir kişiye sınırlandırılacak kadar ya da sadece iki kişi arasında sıkıştırılacak kadar basit bir şey mi sence? Eskiden yani mitolojide herkes ortadan ikiye zamanında ayrılmış, hepimiz kaybettiğimiz diğer yarımızı arıyormuşuz hikâyesi vardır ya. Dünyada altı milyar insan varken ve ortalama bunun yarısı karsı cinsken bir tek o'nun seni tamamladığına inanmak, başka biriyle kendini katiyen düşünememek, ne beyninin ne de kalbinin böyle bir düşünceyi kaldırmaması, hayatta olamaz ki böyle bir şey demek. Peki, o yarıyı bulunca ne olur, ne olacak? Kendini tamamladığında ne olacak hiç düşündün mü? Tanrı'nın bu dünyadaki en güzel sureti olacaksın. O olacaksın. Allah ya da Tanrı inandığımdan değil bu ismi kullandığım. Biz birbirimize sadece aracıyız aşkı bulmak için. Belki de aşk denilen şey bir yansıma. Sen nasılsan aşk da öyle bir şeydir. O nedenle sanırım tanımladıkça bitmiyor. Her insanda başka bir şekle bürünüyor. Zaman geçtikçe sen nasıl değişip dönüşüyorsa...

SENİNLE BEYAZA BOYANMAK ÖYLE GÜZEL Kİ…

Seninle özgürleşmek o kadar huzur verici ki… Hiçbir özgürlük tanımının karşılayamadığı bir şey seni yaşamak… Geçmişte, şimdi ve gelecekte, hayatının her evresinde fiziksel olarak olamasa bile olduğunu bilmek… Bu bilmenin verdiği acıyla özgürleşmek ve huzur ve mutluluk ve sen… Seninle beyaza boyanmak öyle güzel ki… Tam yalnızlığımı düşünürken, kapayıp gözlerimi, yıllardır yattıkları mezarlarından güneş gibi doğuyor suya düşmüş hayallerim, kırık umutlarım ve tutulmamış tüm sözlerim. Seni düşleyince sen oluyorum. Bir aynanın karşısına geçince seni, yalnızca seni görüyorum. Bedenimin ve ruhumun yanılsaması mı deyip geçemeyeceğim seninle özgürleşiyorum. Seninle beyaza boyanmak öyle güzel ki… Yağmur da yok hani… Yağacak gibi de değil. Gökyüzü tereddütte, yağsam mı, yağmasam mı? Fakat sokaklar ıslak, hem de sokaklar çok ıslak… Sen mi geçtin buralardan? Benim için ağlıyor musun hala? Yoksa bir fani gibi hapşırıp hapşırmamak arasında mısın? Nefes alıyorum. Görüyorum. Gitmeliyim buralardan...

Bir Veda Mektubu

Açık yüreklilikle dile getirmeliyim. Birbirimizle büyürken ve birbirimize ayna olurken başka kimsemiz olmadı. Ne yol gösterenimiz ne sevenemiz. Olduysa da kimse bize fark ettirmedi. Biz ise çilehane denilen bu yaşantıdan keyif alarak acıyı ve mutluluğu hep çiftiyle yaşamaya çabaladık. Düştük kalktık, kalktık, bilerek ve isteyerek gene düştük. Mantığımız genelde hiçci gelirken, bazen komünist bazen anarşist oldu. Hep su gibi duygularımızın akıp gitmesine izin verdik. İstedik ki birini severek aşka ulaşalım. Birine aşık değil, somutta sınırlamak değil, soyutta anlamlaşmak, cisimleşmek, bütünleşmek istedik. sevdiğimizle beraber AŞK'ın ta kendisi olmak istedik. Bir araç belki de.. Tüm dürüstlüğümüzle... Ama hayat savurdu bizi. Bu devirde sürekli okuyarak filozof gibi varoluşu sorgulayarak ve severek severek severek yaşam inan zor... Kıskançlığı özel mülk deyip reddetmeye çabaladık. Ama hep sevdiklerimiz ya bize fazlasınız dedi, ya mutluluğu hak ediyorsun dedi ama ben veremem dedi, ya a...