12 Mart 2012 Pazartesi

İÇGÜDÜSEL YAKLAŞIMA KARŞI ŞİDDETİN KÖKENİNE DAİR BİR DENEME

“Yüksek güçte patlayıcılar insanlığa çok önemli işler başarma olanağı vermiştir. Ama aynı zamanda bunlar, halkları savaşa sürükleyen caniler elinde korkunç bir yok etme aracıdır.”* Şiddet veya yeğinlik, temel dürtü ve varoluş gereği savunma veya karşı savunma harici daha çok insanlarda ve topluluk halinde yaşayan hayvanlarda grup içi otorite sağlamak için diğerinin varlığını tehdit unsuru görmek ve onu bu konuda denemek daha doğrusu sindirmek için karşı tarafa uygulanılan zarar vermeye yönelik psikolojik davranış türüdür. [1] Şiddeti, salt bir dürtü veya toplumların sınıfsal tabaklarının arasındaki çelişkilerden doğan bir davranış türü olarak açıklamak ne derece doğrudur bu tartışılmalıdır. İnsan ve şiddet, tarihsel süreç boyunca geçirdiği değişim ve dönüşümler, toplumsal etmenler, doğa koşulları ve din, seks v.b. bir çok konu ele alınarak ilişkilendirilmeli ve tarihsel materyalizm ve determinizm geri bırakılarak bu inceleme yapılmamalıdır. Bu makaleyi yazarken rastladığım bir kadim doğu hikayesini paylaşmanın tam sırası sanırım : “Zamanın birinde deli bir katil yasarmış. Kimse neden gözleri kanlanıp delirdiğini, neden ırmak gibi kan döktüğünü bilmezmiş. Zaten katilliğinden öncesini kimse tanımaz, anımsamazmış. Bin kişiyi öldüreceğine dair yemin etmiş bu deli katil. Her öldürdüğü kişinin bir parmağını keserek bir kolye yapacak ve boynuna takacakmış. Bu yemininden ötürü ona ‘parmak kolyeli katil’ demişler. Tam dokuz yüz doksan dokuz kişiyi öldürmüş. Ama sonuncuyu bulmakta güçlük çekmeye başlamış. Herkes ondan kaçmakta, gittiği kasabalar kasırga haberi almış gibi boşalmaktaymış. Bir gün, o bölgeye bir ermiş gelmiş. Yolu, deli katilin yaşadığı ormandan geçiyormuş. Ormana girmek üzereyken halk kendisini uyarmış. Deli katilin, gözünü kırpmadan onu öldüreceğini söylemiş. Ermiş duraklamış, ama ‘o katilin de bana ihtiyacı olabilir’ diyerek yoluna devam etmiş. Ermiş, katilin mağarasına yaklaştıkça; gizlice onu gözlemekte olan katil, ermişin cesaretinden ve çocuksu yüzünden etkilenmiş. Taşlaşmış yüreğinde -nedense- bir yumuşama hissederek, ermişi öldürmenin gerekli olmadığını, nasılsa bir başkasını bulabileceğini düşünmeye başlamış. Yine de uzaktan seslenmiş ona: - Dur! Beni tanımadın galiba. Ben ’parmak kolyeli katil’im. Bak bunlar da dokuz yüz doksan dokuz adet parmak. Sonuncuyu kolyeme eklemek için anamı bile öldürebilirim. Yaklaşma, geri dön!.. Yeminimi yerine getirmek için bir kişiyi daha öldürmem gerekli. Dindar falan da değilim ha, haberin olsun! İster evliya ol, ister aziz; fark etmez! Bir adım daha atarsan seni öldürürüm! Ermiş adımlarını sıklaştırınca, deli katil onun sağır ya da deli olabileceğini düşünmüş. Kendisine iyice yaklaştığında ise "dur!" diye yinelemiş. "kıpırdama!" - Ben duralı epey oluyor, diye söze başlamış ermiş. "Hareket eden ben değilim, sensin." Deli katil büsbütün şaşırmış. - İn misin, cin misin? Neyin nesisin? Zırdeli olmalısın! - Son bir parmağa gereksinmen olduğunu öğrendim, karsındaki bu beden hiç bir ise yaramaz, gereksizdir. Onu emrine sunuyorum. Yeminini yerine getir. Lütfen hem parmağımı, hem de kellemi kes. Ben buraya bile isteye geldim. İşe yarar bir biçimde ölmek için... - Kendimi civardaki en deli adam sanırdım. Bana numara yapma. Anladığım kadarıyla sen delisin. Ama seni her an öldürebilirim, şakam yok. - Tamam, anlaştık. Ölmek üzere olan bir insanin son arzusunu yerine getirmek gerekir, öyle değil mi? Senden tek bir ricam var. Su ağaçtan bir dal kopart benim için. Deli katil derhal kılıcını uzatıp uzun bir dal kesmiş. - Sağ ol. Simdi de lütfen kestiğin dalı ağaca yeniden yapıştır. - İşte simdi iyice delirdin sen. İstediğin dalı keserim, ama nasıl yapıştırayım? - Öyle mi? Yalnızca tahrip edebiliyorsun demek. Bu dalı küçük bir çocuk bile aklı ermeden kesebilirdi. Bunun neresi yüreklilik? Hiç düşündün mü? Onaramayacağın bir şeyi nasıl kırarsın? Yaratamayacağını bile bile nasıl yıkabilirsin? Ya o boynundaki kolye, ya o insan kelleleri? Onları nasıl eski yerlerine koyacaksın? Usulca gözlerini yummuş deli.” Doğamızın bir parçası olduğu savından hareketle bu eski öyküyü aktarma isteği duydum. Doğadaki tüm canlılar beraber yaşamanın bir gereği olarak yaşam döngüsünü korumak ve muhafaza etmek zorundadırlar. Yani, aldıkları kadar doğaya vermek zorundadırlar. Çünkü eğer denge bozulursa, dolaylı veya doğrudan her canlı bundan olumsuz yönde etkilenecektir. Şiddet sonucu oluşan yıkımın telafisi mümkün olmadığına göre, içgüdüsel yaklaşım dışında başka yaklaşımlar aramamız çok daha iyi olacaktır. Bu nedenle şiddete iki şekle yaklaşmaya çalışalım. Birinci yaklaşım evrimsel yaklaşım olsun. İkincisi ise politik yaklaşım. Birinci yaklaşımda bir geyiği örnekleyelim. Hepimiz hayatımızın bir bölümünde geyiklerin yaşantıları üzerine belgesel izlemişizdir. Daha şanslı olanlarımız (spor amaçlı! geyik öldürenler hariç ) böyle bir geziye ya da yaşama tanıklık etmişlerdir. Geyiğin iki şekilde şiddetle ilişki kurduğunu çok rahatlıkla görebiliriz. Bunları da iki kategoriye ayırmak mümkün gözüküyor. 1. Şiddeti bir savunma aracı olarak kullanmak. Örneğin bir geyiğe doğru gelmekte olan çita, leopar gibi bir avcı hayvanı (tüketici) düşünelim. Geyik, yaşamının gereği olarak kendini savunmak adına ya bu sonu ölümle sonuçlanacak şiddetten kaçacak ya da elindeki kısıtlı imkanlarla (çifte atmak veya erkekse boynuzlarıyla karşı koymak gibi ) karşı koyacaktır. Av ( tüketim malzemesi) olan geyik, her iki durumda da şiddete maruz kalırken, kendini savunurken ‘şiddete’ başvuracaktır. Karınını doyurmak ve yaşamını sürdürmek zorunda olan avcı ise, her türlü durumda ‘katil’ olacaktır. Aynı şekilde geyik ise, hayatını sürdürmek adına ot gibi birçok bitki türünü yok edecektir. Evrim bize, bazı bitkilerin bu ‘saldırıya’ karşı refleksler geliştirdiğini (dikenli, zehirli bitkiler) göstermektedir. O halde evrimsel açıdan diyebiliriz ki, içinde bulunduğumuz doğa koşulları bizleri yaşamımızı sürdürmeye ve bu bağlamda yeri geldiğinde savunmamıza olanak taşıyacak şekilde geliştirmiştir. 2. İkinci bakış açımız olarak politik yaklaşımlar çıkarabiliriz. Bu yaklaşımda, bir grup hayvanın, kendine yeter bir ortamda iken bulundukları ortama başka hayvanların gelmesi ve bu ‘konfora’ alışmış hayvanların, ellerindeki bu ayrıcalığı bırakmamak adına savunma aracı olarak şiddeti kullanmalarını örnek verebiliriz. Örneğin, bir geyik grubunun olduğu bir otlağa, antilop sürüsünün gelmesi daha fazla tüketim yapabilecek ve daha fazla rahatlıkta yaşayabilecek geyik sürüsünü tedirgin edecek ve geyiklerin savunma aracı olarak ‘şiddete’ başvurmalarına neden olacaktır. Her iki yaklaşım için de konuşursak söz konusu şiddete başvurmaların , doğamızın bir parçası ve içgüdüsel bir olgu olduğunu söylememiz mümkündür. Bu yaklaşımlara, erkek hayvanların dişileri etkileme biçemi olarak birbirleri ile giriştikleri şiddet gösterisini de eklemek mümkün olacaktır. Dolayısıyla bir üçüncü etki olarak cinselliği/seksi ele almakta yarar vardır. Bizim burada daha çok üzerinde duracağımız konuysa, içgüdü olarak ele almayacağımız ve günlük hayatta şiddet olarak karşımıza çıkan devletin, din gruplarının, ekonomik sınıfların uyguladığı ‘bilinçli’ şiddettir. Bu bilinçli şiddeti ise ikinci kategoride irdelediğimiz çıkarı korumak; yani özel mülkiyeti savunmak için uygulanan bir araç olarak görmekteyiz. Özel mülkiyet kavramının temelinde yatan, sahiplenme ve bencillik duygusu ile ortaya çıkan yalnızlaşma ve yabancılaşma sendromunun bir patolojik sonucu olarak şiddetin ortaya çıktığını görebiliriz. Bu konuda en çok göze batan konuyu özellikle ülkemizde kadına uygulanan şiddeti örnek olarak verebiliriz. Bu konuda Marx’tan bir alıntı yapmak gerekirse: “Topluluk şehvetinin ganimeti ve hizmetçisi olarak kadına yaklaşımda, insanın kendi için varoluşundaki sonsuz alçalma dile gelir; çünkü bu yaklaşımın gizi belirsiz olmayan, kesin, düpedüz ve apaçık bir şekilde erkekle kadının ilişkisini ve dolaysız ve doğal çoğalma ilişkisinin ele alınış tarzını göstermektedir. …erkekle kadının ilişkisi, insanla insanın en doğal ilişkisidir. …Özel mülkiyet, gerçekliğin önüne geçerek, onun yerine var olmaktadır.” Bu alıntıda göze çarpan ve çıkarım yapabileceğimiz sonuç şudur, o da erkek – kadın ilişkisinin iki insanın en doğal ve yalın ilişkisi olduğu; fakat özel mülkiyet olarak kadının ve özel mülkiyet sahibi olarak erkeğin toplumsal bir role soyunması erkeğin yani sahibin!, özel mülkiyeti koruma duygusunu beraberinde kıskançlıkla getirmektedir.[2] Burada söz konusu olan tahakkümdür. Birinin, birisi üzerinde olması gereken ‘eşit ilişkiyi’ toplumsal statüsünü korumak adına bozarak, bir araç olarak şiddet kullanmasıdır. Töre cinayetlerinde tam olarak gözümüze çarpan bu gerçeklik, kadının günahkar ve zayıf görülerek, o konumda tutulması için de baskılanması ile ortaya çıkmaktadır.Bu kıskançlığın arkasında yatan neden ise, kıskançlığı bir güç maskesi olarak kullanan açgözlülüktür. Erkek, iktidar olarak daha fazla kadın ve yönetim gücü adına ‘özel mülkü’ olan kadın sayısını arttırmak ve/veya olanı korumak adına dışarıya şiddet göstermekte, bunun ilk adımı olarak da ‘elindeki’ tebaayı( özel mülkiyet olan tebaayı, kadını) baskılamaktadır. Bu aynı zamanda, feodal sistemin, sözde yok edildiği söylenen kırıntılarının kapitalist sistem denilen modern sistem içerisinde nasıl da tutulduğunu ve şekil değiştirerek bu sisteme nasıl da entegre olduğunu gözler önüne sermektedir. [3] Kadının özel mülk oluşunu ve içerdiği şiddeti daha iyi anlamak için ilk toplum yapısındaki komünal hayattan ‘devlet’ inşa edilirken köle haline getirilişine değinmemiz gerekecektir. Anaerkil düzende kadın ve erkek arasındaki iş bölümü veya klan yapısında eşitlik söz konusu iken, toplumsal ahlak kuralları tamamen klanın bütününün çıkarlarına hizmet etmektedir. Örneğin biriktirmek, sadece kendine saklamak yasaktır. Bunda özel olarak “annelik” duygusunun yada başka bir değişle doğurganlığın getirdiği paylaşma güdüsünün etkisi olduğunu söyleyebiliriz.. Bu düzenin komünal ve kadın renginde bir düzen olduğunu düşünebiliriz. Ama avcı kültürün rekabetçi yapısı ve kan kültürü zamanla işlerin değişmesine ve bir başka düzenin oluşturulmasına sebebiyet vermiştir. Dolayısıyla, devlet denilen toplumun en üst örgütlenmiş yapısı ‘erkek’ eliyle, üstelik sınıfsal/ekonomik anlamda daha üst bir noktada olan erkek eliyle oluşturulmuştur. Bu noktadan itibaren önce kadının baskılanması, ardından toplum içerisinde oluşmuş özel mülkiyeti olmayanların baskılanması devlet şiddeti (erkek şiddeti) ile gerçekleştirilmiştir. Diyebiliriz ki, söz konusu şiddet aracı devletin hegemonyasını, sınıfsal çıkarları, toplumun ‘ötekileştirilmiş’ katmanlarının (farklı gruplar, farklı kimlikler, eşcinseller v.b.) ve erkek egemenliğinin pekiştirilmesi yönünde her zaman kullanılan ve ‘meşru’ olan, savunma ve içgüdüsel şiddet olgusundan ayrı bir düşünsel kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu konuda incelenmesi gereken bir diğer zaman dilimi de neolitik çağ olsa gerek. Neolitik dönem insanı için Marcel Mauss’un dediği gibi “Ekonomik insan, tıpkı ahlaklı insan gibi aramızda değil önümüzdedir”. Avcı ve toplayıcılar maddiyatçı dürtülerine gem vurmuş değildir, yalnızca bu dürtüleri hiçbir zaman bir kurum haline getirmemişlerdir. Aynı çağda, mülk edinme duygularının olmadığı veya başka bir deyişle kurumsallaşmadığı bu çağda, kadınların ve erkeklerin dönüşümlü olarak ava ve toplamaya çıktıkları, yettiği kadar besin bulunması sonrasında günün büyük bir bölümünü sohbete, dinlemeye ve bireysel becerileri geliştirmeye harcadıkları görülmektedir [4]. Gün içerisinde daha fazla ‘boş’ vakte sahip olan kadın ve erkek sanılan aksine bireysel becerilerini de arttırma fırsatı bulmaktaydılar [Marshall Sahlins]. Çocuğun bakımı ortaklaşa yapılmaktaydı. Daha sonra dinlerin ve burjuva kültürün doğuşuyla (özel mülkiyet) genelleşmiş bir yükümlülük fikri doğmuştur. Özellikle Anglo-Sakson ve Fransızlar arasında cevap bulan bu fikir, kadınlara “mal muamelesi” yapmaktan, onları mal/eşya ile karşılaştırmaktan kurtarıyordu [5]. Onun yerine genel yükümlükler ve sorumluklar yüklüyordu. Bu durumda da karşımıza yüce bir kurum olan ‘evlilik’ çıkmaktaydı. Evlilikte söz konusu olan ticari işlemlerin toplumsal ilişkilere uygulanması değildi, bu ikisi aslında asla tam olarak birbirinden ayrılmamıştı. Bu birleşmeyi sağlamak için özelde ekonomiyi üstlenen ve genelde akrabalık ilişkisini tanımlayan bir kavram ortaya çıkmaktaydı: Baba. Ulus – devlet içerisinde yer alan toplumlara bugün bizler modern toplum adını vermekteyiz. Bu tip devletlerden ayrı olarak düşünebileceğimiz diğer bir toplum yapısı da geleneksel devletlerde bulunmaktadır. Geleneksel devletlerde, dış ilişkilerde ulus-devlet ile eşit ve paralel bir yapı bulunuyor olsa da, iç işlerine ‘şiddetin’ düzeni sağlamak adına var olduğunu açıkça görebilmekteyiz. Tek adam diktatörlükleri, tek parti iktidarları, kraliyet vesayetleri gibi yapıları bu tip geleneksel devlet yapısına örnek verebiliriz. İç işlerinde görünürde geleneksel devletlerden ayrı bir toplum yapısına sahip olan modern burjuva toplumlarda ise parlamenter bir seçim sisteminin varlığı, gene göreceli basın özgürlüğü, bizim bu toplum içerisinde bir gerilim halinde var olan ‘sınıfsal çelişkileri’ görmemizi engellemekte ve buna karşı yapılacak her mücadeleyi ‘hukuk dışı’ nitelendirerek devlet, kendi şiddetine hukuk, bireyinkine ise suç adını vermektedir. Bireysel pasifleştirme, kişiliğimizin bütün yapısının büyük oranda medenileştirici dönüşümünü göstermektedir. Hangi devlet düzeninde olursa olsun, bütün bebekler kendilerini el ve ayaklarıyla korumaya çalışırlar. Gelişmiş devlet, düzenli bir toplum yapısı için yetişkinler üzerinde son derece derinden etkileyici olan şiddet eylemlerine karşı yasaklar şiddete yönelik devlet tekelinin etkinliği ile yakından ilişkilidir. [4] Devlet, kendi varlığını korumak isterken, kendisini var eden toplumsal tabakanın, sınıfın, çıkarını yani bir anlamda kendisini – bugünlü modern devletin burjuva devleti olduğunu hatırlatmakta yarar var – korumak adına şiddeti meşrulaştırmış ve ‘doğal bir içgüdü’ olmanın çok ötesine taşımıştır. İçgüdüsel yaklaşımlara cevap olarak, toplumsal dizgemize derinlemesine bir araştırma yapılmadan, kültürü ve kültürü oluşturan nedenleri, özel mülkiyeti incelemeden içgüdücü kurama sarılmanın pek de doğru bir yaklaşım olduğunu sanmıyorum Hep birlikte kendimizi paralasak bile, doğamızın bir parçası olduğu gerçeğine yönelmemizi ve toplumsal/siyasal/ekonomik nedenlere sırt çevirmemizi istemektedir. [6] Bizlerin ise, bu patolojik olguya daha fazla inceleme ve düşünsel boyut kazandırarak, bireysel şiddetten devlet şiddetine, devrimci şiddete kadar geniş çapta şiddeti ele almamız ve bunların tarihsel materyalizmle olan ilişkisini ortaya koymamız gerekmektedir. Hangi koşullar altında olursa olsun, insan katil olduğu gerçeği ile hayvandan ayrılmaktadır. Yeryüzünde, kendi türüne bu yıkımı ve yıkıcılığı yapan ve bundan zevk duyan tek primat insandır. [7] Kimi seri katillerin, toplumsal yaralar sonucunda ‘sanat eseri’ yaptıkları iddiasıyla kendilerini savunuyor olmaları bunun en çarpıcı örneğidir. Burada genel olarak şiddetin ne olduğuna ve hangi yaklaşımlarla açıklanabileceğine değindik. Öznel olarak, özellikle ülkemizde kadına uygulanan şiddetin nedenlerini ‘doğal’ olarak açıklayamayacağımızı anlatmaya çalıştık. Son olarak diyebiliriz ki, şiddeti salt bir içgüdü ya da çıkar sonucu ortaya çıkmış bir psikolojik davranış türü olarak açıklamamız son derece zor ve göreceli doğru olmayacaktır. Bütün etkiler göz önüne alınarak daha kapsamlı bir inceleme ve araştırma gerektirmektedir. * Pierre Curie Kaynaklar : [1] Ögel, K., Tarı, I., Eke, C. Y., 2006. “Okullarda Suç ve Şiddeti Önleme”, İstanbul: Yeniden Yayınları no:17 [2] Marx K., “1844 El Yazmları” , Birikim Yayınları [3] AĞRIDAĞ, G., Kasım 2005, “Gönüllü Kadın Semineri”, Adana [4] McArthur, Margeret, 1960. “Food Consumption and Dietary Levels of Groups of Aborigines Living on Naturally Occuring Foods”, c.p. Mounthford (ed.), Records of the Australian – American Scientific Expedition to Arnhem Land, cilt 2: Anthropology and Nutrition içinde, Melbourne: Melbourne University Press. [5] Sahlins, Marshall, 2010. “Taş Devri Ekonomisi”, çev. Taylan Doğan, Şirin Özgün, bgst yay. [5] der Lebenswelt und Soziale Probleme, Jochaim Matthes, , 1981, sf. 98 - 122 [6] Fromm E., 1993. “İnsanda Yıkıcılığın Kökenleri – 1”, çev. Şükrü Alpagut, Payel Yay. [7] Fromm E., 1993. “İnsanda Yıkıcılığın Kökenleri – 2”, çev. Şükrü Alpagut, Payel Yay.

6 Aralık 2011 Salı

SENİNLE BEYAZA BOYANMAK ÖYLE GÜZEL Kİ…

Seninle özgürleşmek o kadar huzur verici ki… Hiçbir özgürlük tanımının karşılayamadığı bir şey seni yaşamak… Geçmişte, şimdi ve gelecekte, hayatının her evresinde fiziksel olarak olamasa bile olduğunu bilmek… Bu bilmenin verdiği acıyla özgürleşmek ve huzur ve mutluluk ve sen… Seninle beyaza boyanmak öyle güzel ki… Tam yalnızlığımı düşünürken, kapayıp gözlerimi, yıllardır yattıkları mezarlarından güneş gibi doğuyor suya düşmüş hayallerim, kırık umutlarım ve tutulmamış tüm sözlerim. Seni düşleyince sen oluyorum. Bir aynanın karşısına geçince seni, yalnızca seni görüyorum. Bedenimin ve ruhumun yanılsaması mı deyip geçemeyeceğim seninle özgürleşiyorum. Seninle beyaza boyanmak öyle güzel ki… Yağmur da yok hani… Yağacak gibi de değil. Gökyüzü tereddütte, yağsam mı, yağmasam mı? Fakat sokaklar ıslak, hem de sokaklar çok ıslak… Sen mi geçtin buralardan? Benim için ağlıyor musun hala? Yoksa bir fani gibi hapşırıp hapşırmamak arasında mısın? Nefes alıyorum. Görüyorum. Gitmeliyim buralardan. Oysaki… Seninle beyaza boyanmak öyle güzel ki… Tek yapabildiğim hayatımı uzaktan izlemek. Uzaktan izlerken kendimden uzaklaşıyorum sanırım. Bazen ciddi oluyorum, bazen havalı…. Kimseyi umursamıyorum genelde. Dinliyorum ama hissedemiyorum. Gülmek istiyorum. Güldürmek istiyorum. Gülerken ve güldürürken gözlerimin içi gülsün istiyorum. Ciddi olmak istemiyorum. Çünkü bir ustanın dediği gibi "Komik olmak iyidir, çok güzel gülen kadınlar tanırsın." Hepsi çok güzellerdi, hem de hepsi… Her birinin gülüşü birbirinden tatlıydı. Ama hiçbirinde senin gözlerini göremedim be güzelim… Ama o gülüşün… Baktıkça Tanrı’ya şükrettiren ve “Hayatımdan hiç çıkmasın “ diye dua ettiren gülüşün… Seninle beyaza boyanmak öyle güzeldi ki… AYDIN ŞELTE 06.12.2011

26 Kasım 2011 Cumartesi

Bir Veda Mektubu

Açık yüreklilikle dile getirmeliyim. Birbirimizle büyürken ve birbirimize ayna olurken başka kimsemiz olmadı. Ne yol gösterenimiz ne sevenemiz. Olduysa da kimse bize fark ettirmedi. Biz ise çilehane denilen bu yaşantıdan keyif alarak acıyı ve mutluluğu hep çiftiyle yaşamaya çabaladık. Düştük kalktık, kalktık, bilerek ve isteyerek gene düştük. Mantığımız genelde hiçci gelirken, bazen komünist bazen anarşist oldu. Hep su gibi duygularımızın akıp gitmesine izin verdik. İstedik ki birini severek aşka ulaşalım. Birine aşık değil, somutta sınırlamak değil, soyutta anlamlaşmak, cisimleşmek, bütünleşmek istedik. sevdiğimizle beraber AŞK'ın ta kendisi olmak istedik. Bir araç belki de.. Tüm dürüstlüğümüzle... Ama hayat savurdu bizi. Bu devirde sürekli okuyarak filozof gibi varoluşu sorgulayarak ve severek severek severek yaşam inan zor... Kıskançlığı özel mülk deyip reddetmeye çabaladık. Ama hep sevdiklerimiz ya bize fazlasınız dedi, ya mutluluğu hak ediyorsun dedi ama ben veremem dedi, ya aile dedi, ya din dedi, ya para dedi. Kısacasaı kimimiz din farklılığından, kimimiz parasaldan v.b. hep ayrı bırakıldık. Zaten dayatılan sistemin, bize öğretilen her şeyin yanlışlığına direnmeye çabalarken elinden tutmak ve güç almak ve onunla özgürleşmek istediğimiz kişilerin mücadele etmemesinden, kaçmasından, kandırılmasından yada bizim anlamayışımızdan yada korkmamızdan ya da paranoyaklaşmamızdan olsa gerek hep üzüldük bu işin sonunda. Hep emek harcadık karşılıksız. İnan gene harcarız. Ama insan emeğe saygısızlığı gördükçe katılaşıyor. Yüreği taşlaşıyor be güzelim!

Öyle veya böyle... Hayatımın varolduğu günden bugüne hep bir arayışta oldum. Aydınlanıncaya kadar da sanırım bu arayış devam edecek. Keşke standartları yaşayabilecek bir insan olabilseymişim. O zaman belki mutlu olurdum. Ama bir kandırmacadan öteye geçemezdi sanırım. Seninle gerçeği bulmak ve sevgi ve aşkı yaşamayı istedim o kadar. Uzattım sanırım, tadını kaçırdım. Ama ne de Ulrike Meinhof'un dediği gibi "kendimi üzmektense başklarını üzerim"i yapamadım. Seni üzmemek adına kendimi üzdüm. Oysa ki yanılmışım seni de üzmüşüm.

Hz.Mevlana "Unutma, sır gibi seversen eğer muradın gerçekleşir. Çünkü tohum toprağa gizlenirse yeşerir." demiş. Seni sır gibi sevemedim. Biliyor musun? Bana hayatımda "SENİ SEVİYORUM" diyen ilk ve son kişisin. Belki o yüzden sır gibi sevemedim seni. Kalbim öyle atınca paylaşayım istedim. Bilemedim. Affet beni.

Bana, o güzel ve kaybolduğum gözlerine bakıp son kez elveda deme fırsatı vermeyeceksin biliyorum. İsterdim demeyi... Aklımı nereye gidersem oraya götürdüğümün bilincindeyim. Lakin, terk etmek ve dünyayı gezmenin vakti geldi. Yaşamı ve hayatı başka gözlerden de görmeliyim.

Ayrılığa, birlikteliğe iyice alıştım. Aşkın devrimsiz, devrimin aşksız olamayacağını biliyorum. Aşkı yaşamayan devrimi nasıl yapsın zaten! Çünkü bir kişi için dünyaları değiştirmek isteyen milyonlar için neler yapmaz ki!

Senin sayende devrimci bir enerjim oldu her alanımda. Yeniliklere ve köklü değişimlere, hayata ve insana olan inancım her gün ama her gün arttı! Senin sayende yazdığım yüzlerce mektup kitap haline geldi. İnsanlar bir sevginin ve aşkın yaşamasının ne demek olduğunu görmeye başladılar. Umarım sevgi öldü, aşk bitti sözcükleri bir gün bu yeryüzünden silinir ve herkes aşk ve devrim için mücadele eder.

Nerede olursam olayım, kaç yaşına kadar yaşarsam yaşayım ki çok yaşamam, seni hep seveceğim! Sana olan sevgim hiç ölmedi ölmeyecek bunu bil...!

Kendine çok çok iyi davran... Bırak duyguların su gibi olsun! Umarım çok çok mutlu ve zamanı geldiğinde acı dolu olursun ve hayatı yakalarsın! Kal sağlıacakla...

Elveda...

28 Ekim 2011 Cuma

GELİŞMEKTE OLAN ÜLKE

Anlayamadığım ve anlamak için kitaplara, başkalarının fikirlerine, geçmiş yaşanmışlıklara, videolara başvurduğum bir ‘gerçek’ önümde duruyor. Hatta her gün, her saat, her dakika, her saniye, kısacası her an aklımda taşıyorum. Zengin olmuş veya zengin doğmuş birinin, zenginliği sadece dar bir kesimin elinde tutmasını desteklemesi anlaşılabilir bir durum. Fakat yoksulluğa mahkûm edilmiş, çıkış şansı eğri oturup doğru konuşulduğunda çok fazla olmayan, tünelin ucunun karanlık ve çözümsüzlüğün hâkim olduğu çevresel şartlara sahip birinin, belirli bir kesimin toplumun büyük çoğunluğunun gelirinden fazlasını elinde tutmasını destekliyor olması anlaşılır bir durum değildir. Geçenlerde, parasız eğitim talep eden bir grup öğrenciye doğru bağırmakta olan, onlar gibi yoksul sayılabilecek bir insanın “parasız eğitim mi olur?!” diye sorarak kendi bulunduğu sınıfı, yoksulluğunu kabullenir bir tavır sergilemesini anlamaya çalışıyorum. Ne çeşit bir mekanizmanın bulunduğu bir sistemde yer alıyoruz ki günde sekiz saatten fazla çalışan, ortalama gidiş-geliş 90 dakikasını yola harcayan, emeğinin karşılığı olarak sadece sunulanı ve çalıştığı kuruma kar getirecek miktarda kazanabilen, buna rağmen zengin olacağı hayaliyle avunurken, kendisinin kurtuluşu için bir şey yapmazken, başkalarına da bu tip bir tepki verebilecek bireyler olabiliyorlar.

Her geçen gün bu emek harcayan insanların, işçilerin, mühendislerin, doktorların, öğretmenlerin, çiftçilerin neredeyse bütün kazanımları erimeye devam ediyor. Bölgesel asgari ücretlerle sanayinin geri kalmış bölgelere kayması o bölgelerde ‘gelişimi’ arttırırken, düşük ücretlere insanları mahkûm ediliyor. Aynı şekilde sağlık sistemi herkese çok düşük rakamlarla sunulurken hastane kalitesinin yetersiz olması, kişileri özele teşvik ederken, “eskiye göre daha ucuz“cümlesini gene aynı kişilerden duymamız mümkün olabiliyor. Başka bir açıdan, şimdiye kadarkiler yedi, hiç değilse bunlar iş yapıyor diyerek zaten yapması gereken görev ve sorumlukları ekstra işler gibi gösterip buna kendini inandıran zihniyette sanırım gene aynı kafalarda bulunabiliyor. Olayı bir oy, parti, grup veya siyasal ideolojik bir noktada karşılıklı tartışmaktan ziyade, şu anki durum kesinlikle ama kesinlikle bireyler üzerinden tüm toplumun suskun, okumayan, okumaların da niteliksiz olduğu, spordan ve sanattan uzak, yeşile hasret ya da daha vahimi yeşili umursamayan, aşk/sevgi gibi duygulara körlemesine yaklaşan ucuz ve arabeske bir kültürde boğulan, bir o kadar da tüketimi çılgınca yaşayan bir konuma gelmiş olmasıdır. Beni asıl rahatsız eden de, bu olumsuz yönde değişen ve içi gün geçtikçe boşalan kafaların nasıl ve ne şekilde geri kazanılacağıdır. Umarım savaşın olmadığı, savaşların önüne geçebilecek, doğal afetler için duyarlı ve hazırlıklı bir topluma, sağlıklı, okuyan bir topluma er ya da geç kavuşuruz.

Aydın Şelte
27.10.2011

29 Temmuz 2011 Cuma

Kıyamet Sonrası Senaryoları



Kıyamet sonrası (post apokaliptik) senaryolar bilim kurgunun ne kadar vazgeçilmez bir yönüdür değil mi..? Hikayeler, kitaplar, filmler, diziler dolusu içerik vardır bu konuda. 22dakika'da çıkan şu yazıdan sonra, bunun aslında ne kadar ayrıntılı bir konu olduğunu farkettim. Wikipedia'nın kıyamet ve kıyamet sonrası ile ilgili maddesinin altında çok da güzel detaylandırılmış. Hastalık, savaş gibi kıyamet sebepleri üzerinden 14 ayrı başlığa bölünmüş. Her birine iki örnek ile bakalım:

•Nükleer facia : Nükleer savaş ya da nükleer facia sonunda dünyadan geri kalanlar... Ya insanlar ne durumdalar?
Film : The Book of Eli
Dizi : Terminator: The Sarah Connor Chronicles


•3. dünya savaşı ve kıyamete yol açan başka savaşlar : İnsanlar arasında çıkmış ve tüm dünyayı yerle bir etmiş savaşların ardından geri kalanların hayatı
Film : Maymunlar Cehennemi
Dizi : Jericho


•Salgın, bulaşıcı hastalık : Salgın, bulaşıcı hastalık sonunda dünya nüfusunun çoğunu kaybettikten sonra geride kalanlar nasıl yaşar acaba?
Film : I Am Legend
Dizi : Survivors

•Astronomi ile ilgili etkiler (meteor, asteroid, gezegensel vb.) : Dünyaya çarpan ya da fazla yaklaşan bir meteor ya da küçük gezegenin yol açtıklarından sonra geride kalanlar...
Film : The Time Machine
Dizi : The Last Train

•Uzaylı istilası : Dünyayı kötü niyetli uzaylılar istila ettikten sonra insanların hayatta kalma ve özgürlüklerini geri kazanma çabaları
Film : Independence Day
Dizi : V (1983-1985 yapımı Ziyaretçiler)

•Çevre afetleri : Dünyanın sular altında kalması, oksijen seviyesinin belli bir oranın altına inivermesi, öldürücü atıkların ya da çöplerin başını alıp yürümesi gibi nedenlerle dünya gezegeninin yaşanması daha da zor bir yer haline gelmesi ile nüfusun önemli bir kısmının kaybından sonra olan biten...
Film : WALL-E
Dizi : Cowboy Bebop

•Sibernetik ayaklanma : İnsanlar ile teknoloji arasında çıkan ve kıyamete yol açan savaşlardan sonra elde kalanlar...
Film : Matrix serisi
Dizi : Battlestar Galactica



•İnsan ırkının azalıp çöküşü : İnsan ırkının bir şekilde sonu gelmiştir ve elde çok az sayıda insan vardır. Ne olacaktır bu dünyanın hali..?
Film : Mad Max
Dizi : Big O

•Canavarlar ve/ya biyolojik olarak değiştirilmiş insanlar : Ya bir salgın olur ya bir deney kontrolden çıkar derken ortalıkta zombiler ya da benzeri canavarlar insan sayısını aşarlar. Kalan insanlar hayatlarını devam ettirip, bu yaratıklardan kaçmak/kurtulmak için çaba içindedir.
Film : The Mist
Dizi : The Walking Dead



•Uzaydaki bir ırkın çöküşü : İnsanlar ve/ya başka ırklar uzayda bir yerlerde yaşamaktadırlar. Ama sonra bir şekilde (örn. bir uzay savaşı) sonucunda ırkları yok olmanın eşiğine gelir. Peki bu durumda hayatları nasıl devam eder?
Film : bu konuda wiki'nin de benim de aklımıza gelen bir örnek yok
Dizi : Andromeda

•Genişleyen ya da ölen güneş : Fazla söze hacet yok. Güneşte herhangi bir değişiklik Dünya gezegeninin yaşam koşullarını değiştireceği için üzerinde yaşayan insanlara kim bilir neler yapar.
Film : Sunshine
Dizi : Doctor Who'nun The End of the World bölümü

•Dini ve doğa üstü kıyametler : Eskatolojik kurgu denilen şeytanıydı, meleğiydi işin içine katılarak düzenlenen bir kıyamet senaryosu...
Film : Pulse
Dizi : Supernatural (4. ve 5. sezonları)


•Sosyal veya ekonomik çöküşler : İnsanoğlunun ya ekonomik anlamda ya da sosyal anlamda hayatta kalmasını topluca zorlaştırıp, az sayıda insan kaldıktan sonra neler olabileceği üzerine kurgular
Film : Puzzlehead
Dizi : Doctor Who'nun Turn Left isimli 197. bölümü

•Tanımlanmamış olaylar : Bir şekilde bir kıyamet olmuş ama nedeni belli değil durumları...
Film : The Road
Dizi : The Starlost

Örnekleri bilinen/popüler film ve dizilerden seçmeye çalıştım. Sizi etkileyen, hemen aklınıza gelen, unutamadığınız kıyamet sonrası konulu hikaye/kitap/film/diziler için buyrun yorumlara...