İda'da Kızaran
Daha da da kızaracaktı.Tüm savunmasını taşıyan dışı, içinin erimesi için ortaya çıkmalıydı. Oysa çok uzun bir yoldan, daha fazla nefes alabilme umuduyla buraya kadar gelmişti.
Yol, yoldayken içinde bulunduğu soğuktu. Yaşamsal devamın sağlanması için yanan dışının soğuğa gereksinim duyması ilk kez oluyordu. Tıpkı renginin sarıdan yeşile, yeşilden kırmızıya dönmesi gibi. Kırmızıya geç dönmüştü.
Bunun için utanmış, diğerlerinin gerisinde kaldığını düşünmüştü. Atılabilirdi, çürümeye terk edilebilirdi. Ruhunu ve içlerine varoluşun ilk tohumlarını atanlar, yok oluşunu umursamayanlar bilirdi.
Utanıyordu, kızarmalıydı. En kızarık, en sulu, en büyük, en olmalıydı. Şimdi ise dışının gereksizliğiyle içinin önemsizliği arasında kalmış bir posaydı.
Boşluklardan oluştuğunu fark ediyor, var edilecek bir sonraki şeyin içerikleriyle meşgul oluyordu. Boştu, boşluktu, suyla doluydu. Bekliyordu; kızaracak, suyunu akıtacaktı. Başka yolu yoktu.
Taze yağın sesini duyduğunda önce anlayamamıştı. Her bir çıtırtı; İda’nın, Kaz Dağları’nın, Canlar’ın kutsalının, Sarı Kız’a evrilmiş Umay’ın — artık Anadolu’da Umay Ana’nın — dağlarından nasırlı ellerle toplanmış, gurbette mevsimlik çalışan emekçilerin terleriyle ıslanmış zeytinin çığlığını ve sevincini taşıyordu.
İçine düştüğünde, zarından içeri sızan yağ damlacıklarının proteinlerinde saklananlar, gideceği noktayı kolaylaştırıyor ve hızlandırıyordu.
Hazırlıyordu, taşıyordu.
Yorumlar
Yorum Gönder