İsveç Aylığı: Ocak
9 Ocak 2017 Pazartesi İstanbul’da kar fırtınasının olduğu, birçok uçuşun
iptal edildiği ve en önemlisi, ayrılık acısı ile beraber, aldığı çok kötü bir
haberin yıkımını yaşayan bir parçamı arkamda bırakarak İskandinavya’ya adım
attım. İskandinavya diyorum, çünkü yaşadığınız yere bağlı olarak
İskandinavya’da Oslo Gardermoen, Stockholm Arlanda, Göteborg Landvetter,
Kopenhag Kastrup havalimanlarından birisini seçmeniz yararınıza olacak. Örneğin
İsveç’in kuzey, güney veya direkt batısına gelecekseniz Stockholm doğru
adresken, doğusu için Oslo’yu tercih etmelisiniz. Orta kısım için Göteborg ne
kadar uygunsa, en uç güney için Kopenhag’dan Malmö’ye geçişiniz daha rahat
olacaktır. Bu yaklaşımla, uçuşum Oslo’ya gerçekleşti. Çalışmak üzere geldiğim
firma 2018 senesinde üç yüz ellinci yılını kutlayacak olan Uddeholms AB.
Geçmişte demir madenlerinin bulunduğu, bölgedeki dört eski maden işletmecisi ve
demir çelik üreticisinin oluşturduğu ASSAB firmasını 1976 senesinde satın alan,
dünyanın en büyük takım çeliği üreticilerinden birisi. Buraya doktora tezim ile
uyumlu (toz metalürjisi), işin şu an dünyanın revaçta bir konusu ile ilgili
(katmanlı imalat – additive manufacturing) ve yurtdışı deneyimi olması gibi
nedenlerle geldim. Bu kısmı geride bırakarak ilk izlenimlere ve ilk ayıma
odaklanıyorum. Uçaktan ilk indiğimde, beklediğimden ılık bir hava ile
karşılaştım. Geldiğim İstanbul kar fırtınaları altındayken burasının böyle oluşu,
ilk etapta garibime gitse de daha sonra İskandinavya’nın aslında düşünüldüğü
kadar soğuk olmadığı, bir Ardahan – Kars – Erzurum bölgesinin yanında sıcak
kaldığını söylemeden edemeyeceğim. Gardermoen, çok düzenli bir havalimanı, her
şey sade ve basit… Girişiniz tabi ki AB vatandaşı olmadığınız için farklı bir
yerden gerçekleşiyor. Gerisi de aynı düzenlilikle geçiyor ve dışarıdasınız.
Norveç’e adım attıktan sonra, beni karşılayan şirket taksisi ile yaşayacak
olduğum Hagfors şehrine doğru yola çıktık. Yol boyu ilk izlenimlerimi vermem
gerekirse şu şekilde sıralayabilirim:·
- Norveç’in her yerinden huzur akıyor. Sakin ve kendine has bir havası var. Çoğunlukla dağınık ev ve köylerden oluşuyor.
- Norveç’te paralı yollar var. Bu yollar, devlet yolun maliyetini çıkarınca bedava oluyormuş,
- Norveç kısmında yol çizgileri sarı iken, İsveç’te bu çizgiler beyaz oluyor. Norveç’ten İsveç’e geçtiğinizi anlayabileceğiniz yegâne şey bu.
- Gardermoen – Hagfors arası iki yüz beş km; fakat Türkiye’de en fazla iki saatte gideceğiniz bu yolu burada üç, üç buçuk saatte alıyorsunuz. Düz yol ne yazık ki yok, çünkü çok fazla göl var ve en düşük sayıda ağaç kesimi yapılıyor. Yollar karla kaplı olduğu, hava saat dört civarı karardığı ve yollara koca burunlu ve boynuzlu ortalama sekiz yüz kiloluk bir geyik olan elk atlayabildiği için dikkat etmek gerekiyor!
- İsveç ile Norveç arasındaki en temel farklardan birisi ise, Norveç kesinlikle daha dağlık bir ülke.
- Yolda en dikkatimi çeken şey ise duracağınız bir cep veya bir tesis olmaması. Kısacası yola her anlamda hazırlıklı çıkmanız gerekiyor.
Üç saat sonra küçük, geneli büyük ve geniş evlerden oluşan bir kasaba –
şehir olan Hagfors’a vardık. Evim şirkete ait bir evdi. 1930’larda yapılmış
yanyana bir oda ve çok geniş bir mutfaktan oluşan, dışarıdaki hava ile
kıyaslayınca yalıtımı çok iyi olan bir bloktaydı. Beni karşılayan arkadaşım,
Seshendra adlı toz metalürjisinde doktora yapmış bir Hint’ti. İlk yemeğimi,
daha sonra çok daha iyi öğreneceğim şekilde “pizzacıda” yedim. İçeriden “Tükçe”
türkü söylendiğini duyunca Türk müsünüz soruma Türkiyeli diye cevap veren
ardından da İngilizce ama Türkçe biliyoruz diyen bu arkadaşlar İsveç’teki
Türkiyeli nüfusun fragmanı oluyordu bana. Yemeğe gelince, İsveç’te pizza
üzerine döner kesiliyor ve buna kebap deniliyor. Benden uyarması, ne kebap
zannedin ne de döner!
Ocak ayı, İsveç’te hayatta kalabilmenin “personnummer” yani kimlik numarası
olmadan mümkün olmadığını öğretti bana. O numara olmadan, banka hesabı açamaz,
maaşınızı alamaz, internet bağlatamaz, doktora gidemez, araba alamazsınız. O
numaranın çıkması için de önce “Skatteverket” denilen vergi dairesine başvuru
yapar, gerekli meblağı yatırır ve beklersiniz. Evet, İsveç’te beklersiniz. Hem
de çok beklersiniz.
İlk ay, çevreyi dolaşıp algılamak ve insanlarla tanışmak ile geçti.
Yaşadığım yer, ICA, COOP ve LIDL denilen üç market, hepsini Türkiyelilerin
işlettiği altı adet pizzacı, bir kadın ve bir de erkek ürünleri satan iki giyim
mağazası, bir tane üst katında sahibinin oturduğu küçük bir kafe, bir adet aynı
mantıkla işletilen bir pub-restoran ve sadece öğle vakitleri açık olan bir
sushi restoranından oluşuyordu. Geriye bölge okulu, bir spor salonu ve bir
kilise kalıyordu. Daha sonra ne olduğunu detaylıca öğreneceğim “lagom” sözcüğü ile
bu “yeterli” durumu sorunca tanıştım.
Her ne kadar İsveç’te yaşadığım bir ayı vermeye çalışıyor olsam da, bu ay
aynı zamanda Norveç’in ve dünyanın da belki en kuzey noktalarından birisi olan
Tromso gezimizi içeriyor. Oslo’dan uçuşla iki saat ile ulaşılabilen bir yerde
Tromso. İndikten sonra taksi veya otobüs ile şehir merkezine yarım saatte
varıyorsunuz. Ocak ayı için ışığı görme süreniz iki üç saat, güneş ise
şansımıza biz oradayken aylar sonra ilk kez görüldü! Hava yine daha sonra
anlayacağım şekilde aşırı soğuk değildi hatta muhtemelen İstanbul’un daha soğuk
olduğu bir dönemdi, sadece 7oC! Tromso’yu kısaca aktarmak gerekirse,
hava bulutlu değilse kuzey ışıklarını yakalayabileceğiniz, balık ve geyik
etinin bolca tüketildiği, geyik ve Husky cinsi köpeklere zulüm edilerek
turistlerin eğlendirildiği, balina koruma kanununun çıkmasını sağlayarak
balinaları vahşi kuzeylilerin elinden kurtaran balina safarilerine ev sahipliği
yapan ve bilimsel anlamda iyi olan bir üniversiteye sahip bir şehirdir. Günümüzün beyaz yakalı tüketim çılgınlığından
nasibini almış olsa da mutleke görülmeye değer bir yer… Benim içinse anlamı çok
büyük… Bu arada unutmadan, ilk ay içerisinde hem İsveç hem de Norveç kısmını
yaşayınca hemen bir şey göze çarptı: Norveçli İsveçliyi, İsveçli Norveçliyi
küçük görüyor. Sanırım bu dünyanın her yanında böyle! 
Yorumlar
Yorum Gönder