Kayıtlar

REPLİKLER

Resim
Uzun bir aradan sonra yazıyorum. Çok uzak kaldım her şeye. Soran herkese verdiğim cevap hep aynı: iş... Patronlara, yöneticilere, müdürlere  kurulmaması gereken yedi cümle... İş hayatında etkili iletişim, müşteri kazanma teknikleri, yukarıya tırmanma yöntemleri, pazarlama stratejileri, müşteri şikayetleri, çelik seçimi, uygun ısıl işlem, toplantı gündemi, sözleşme, eksik fatura... Teorinin arttığını görmek insanı bir kez daha öldürmüyor mu acaba? “Mutsuzluk arttıkça teorik hayat artar, teorik hayat arttıkça yabancılaşma artar, yabancılaşma arttıkça hiçlik artar.” Teori arttıkça haliyle pratik yok oluyor. Pratik yok oldukça çelişki derinleşiyor. Derken gelsin iş gezisi, gitsin müşteri ziyareti...  Ahbap’ı düşlerken Donnie’ye göz kırpıp Mr.Mojo Rising’in sesini yükseltiyorum. Gözlerimin önünde sağ omzumun üzerinde Raoul Duke, sol omzumun üzerinde Dr. Gonzo... Kime inanmalı? Arabayı sürmeye devam ediyoruz. Bir uçuş daha, Konya’ya varıyor, hacı amcaların gece alkol sonrası...

TUT DEFTERİ KİTABI

“ ...özel mülkiyet bizi öylesine aptal ve tek yanlı hale getirdi ki, bir nesnenin, ancak bizim için bir sermaye olarak varolduğunda, ya da ona doğrudan sahip olduğumuzda, yediğimizde, içtiğimizde, giydiğimizde, içinde yaşadığımızda vs. kısacası onu kullandığımızda onun bizim olduğunu düşünürüz.“                                                                                                             K. Marx Yazabilmek çok farklı bir duygudur. Adeta renkleri harflere, notaları hecelere, fotoğrafları cümlelere dönüştürürsünüz. Beslenmeniz lazımdır yazabilmek için. Hangi görüş yâda hangi inanış da olursanız olun, kendinizi, sınırlarınızı zorlamanız, duyumsamanız gerekir. İnsan ve doğaya ilişkin yazıyorsanız her gün...

Hiç Olmak Kolay Değildir

“ Bir iğne deliğinden iki iplik geçmez, zira iğnenin deliği tektir. Onun gibi bu kapıya da ikilik sığmaz. Mademki sen senlikten geçip ben oldun o halde hoş geldin, buyur .” Hz. Mevlana Toplumun çarkları arasında ezilen bir insanın bu boşluğu ezerek doldurmaya çalışmasına şaşmak, şiddetin ve aşağılamanın doğamızda son derece olağan olduğu gerçeğini görmeye cesaret edememekten kaynaklanan bir cesaretsizlik örneğidir. Üç yaşındaki çocuğunu tekmeleyerek döven bir baba, çocuğuna işkence eden bir anne, gizli kalmış onlarca, yüzlerce, binlerce hayat… Toplum, kendi günahlarının sorumluluğunu almadıkça, ölü doğmuş babalar ve çocukları da asla azalmayacaktır. Bu bilinen bir gerçektir. Bu sorumluluk hepimize ait.  İçeriden anneye vurulan her darbede kapısını kapatıp duymayarak hayatın devam edeceğini zannedenlerin, kardeşini kendisi yerine sürerek bir korkak gibi kaçanların, sokakta karısını doğrarken uzaktan izleyen ama yapacak bir şey yoktu diyerek kendini avutanların… Yüzleşmekten ...

Kısa: Biz

Gerçekliği bozmak, yerine yenisini yaratmaktır hayal etmek, zihin içinde. Fakat ipin ucu kaçırılırsa, dışarıdan gelen yıkım ekipleri yeni gerçekliği yıkıp, eskisini yeniden inşa etmek isterler. Bu nedenle hiç bitmeyen bir yıkım/yapım sürecini tekrar tekrar yaşarsınız. Siz her gün hayal eder ve kurarsınız. Onlarsa her gün gelir ve yıkarlar. Bunu her an, her saniye iliklerinize kadar yaşarsınız. Hayal edersiniz. Oturur beklersiniz.  Bir gün, bir gün daha, işte bak bir tane daha....  Öyle günleri sayıyordum deli pösteki sayar misali.  Günler geldi geçti, gelme vakti geldi, geldi ve geçti.  Sen gelmedin.  Ben anladım.  Ben bildim.  Ben oldum.  Ben unuttum.  Hem kendimi.  Hem seni.  Gerçek oldum, öldüm.  Öldüm, hayal oldum.  Sıkıştım kaldım.  Ne devrimci ruhum, ne teslim olmuş bedenim, ne zincirlenmiş aklım…  Ben sen olmaktı amacım.  Sen ile biz olmaktı.  Çoğalmaktı...

KARA ORMAN

Sabah uyandığında denize baktın mı hiç? Denizin menevişe çaldığı tonlardan beyazlığa doğru dalgalanarak köpürmesini izledin mi hiç? Bir ışık yansır hızla sen daha gözünü açıp kapayamadan usulca uzanır ufka doğru, yok olur yiter gözden gider. Kalbinin her çapışı arasında geçen süre kadardır nefesini tuttuğun süre. Bazen zaman durur, kalbin patlayacak gibi atar. Nefes alışverişin güçleşir. Ellerinin titrek, ruhun çekilmiştir o zamanlarda. Denize doğru tarayan gözlerin bir yağmur olur yağar bir şehre ve sonra o şehre ağlarsın bir yağmur yağar tekrar. Sen ağladıkça gök mavi rengini değiştirir. Toz olur maviye vurur, denize düşer deniz mavisi olur, çivitlenir. Mora yakınsar artık. Çürümeye yüz tutar. Tıpkı ruhun gibi… Acılar içerisindeki ruhunla som maviden denize girersin. Kor aleve düşmüş gibi erirsin. Yüzmeye başlarsın. Her uzvun birer birer eriyip maviyi kırmızıya boyarken ilk kara parçasına ulaşırsın. Onu, sana taşıyan küçük adamları, evet, onları tanımak, soluk almak istersin. Olduk...

Nedir benim bu derdim?

Sevmek… Yaşadığı iyi kötü her şeye saygı duymak, derdini de mutluluğunu da aynı heyecanla paylaşmak, üzüldüğünde gözyaşlarını silmek, sevindiğinde alnından öpmek, düştüğünde üstündeki tozu toprağı silkmek, havalara uçtuğunda eline bir milyon tane uçan balon tutuşturmak, varlığıyla gurur duymak… Ya ben başarabiliyor muyum bunu pek fikrim yok.   Sevmek… Bazen sadece özlemeye dönüşendir. Bazen ise küçük bir tebessümdür, geçici mutluluklardan çok daha fazla değerlidir belki de. Canım kardeşindir bazı zaman. Özlemdir, özdür. Öz’e dönmektir derler ya Mevleviler, bu da onun gibi bir şey işte. Severken özlersin. Özlerken özüne dönersin.  Ya sevgiliyi koklamak… Yapılabilecek en güzel şeydir aslında. Sevgili yokken, onu özlediğinde koku nöronlarında yaşatıp sığınacak bir limandır sevgiliyi koklamak. Hiçbir alfabenin kombinasyonu yetmez bu durumu tariflenmeye. Zaman değişir, şartlar değişir, tanıdığını sandığın değişir, sevgi değişir, sevişmek değişir, bir o koku deği...

Cezaevleri ve Urfa Yangını

“Panoptik şema, iktidarın araçlarını daha güçlü kılar: ekonomisini sağlamlaştırır. Engelleyici karakteri, sürekli olarak işlemesi ve otomatik mekanizmasıyla etkili ve yararlı bir mekanizma olmasını garantiler. Bu, iktidar ilişkilerinin bir işlev içinde işlev görmesinin ve işlevlerin bu iktidar ilişkileri sayesinde işlev görmelerinin sağlanmasının bir yoludur.” -Michel Foucault Nedir Panoptikon (1)1? Jeremy Bentham’ın tasarladığı ve hiçbir zaman gerçek hayata geçirilememiş olan hapishane projesi. Sekizgen biçiminde bölmelerden oluşan bir binadır ve tam ortasında bir gözetleme kulesi vardır (yani öyle tasarlanmıştır) kuleden bütün hücreler görülmekte ama hücrelerden kuledekiler görülmemektedir. Amaç, mahkûmların her daim izlendikleri fikrine kapılmalarıdır- kulede kimse olmasa bile. Michel Foucault, Panoptikon (2)2 fikrinin modern güç kavramının babası olduğunu düşünür. İzlenmese bile izlendiğini, ya da her an izlenebileceğini düşünen birey kendi kendine bir oto kontrol mekanizması gel...