Kayıtlar

Hüzünlü Sevgilim

İlhan Selçuk'un çok beğendiğim bir sözü vardır. Daha doğrusu, yazılarında kullandığı bir tercih,bir üslup... Asla cümlelere 'ben' diye başlamaz. 'Ben' in bir başka 'ben' olmadan ne kadar boş, yalnız olduğunu vurgulamak ister. Bu kısmına pek katılamam, pek de ters düşemem. Bir insan, başka bir insanla ancak insan olduğunu anlayabilir. Diğerlerini, başkalarını görmemiş olsaydık zaten, onları tanımamış olsaydık insanın 'ölçüsünü' nasıl, neye göre tayin edebilirdik değil mi? Zaten doğamız gereği topluma her zaman ihtiyaç duymadık mı? Ve o koca toplumda yalnızlaşıp birilerine ihtiyaç duymadık mı? Kendi kendine yetmeyenin, başkasına yetemeyeceği gerçeğini kavramadan ya da kavrayamadan başkasından minnet ummadık mı? İşte bu son noktada katılmam İlhan ağabey'e... O, bence insanın kendine yetmeden başkasına yetemeyeceğini açıklayamamıştır, neden 'ben' sözcüğüyle başlamadığına açıklık getirirken. Ve ben (!), biraz travmatik, biraz şaşkın, biraz hey...

BİR ÇIĞLIK

Hani neredeler? Hani nerde o sevdiğin arkadaşların? Hani nerede sevgini, sevini paylaştığın sevgililerin? Hani nerede güzellikten yana her şeyini paylaştığın insanlar? Hani nerede? Hani neredeler tüm acılarını gözyaşı yapıp içine akıttığın dostların? Hani nerede sevinçlerin, hüzünlerin? Hani nerede krizantem çiçekleri? Hani nerede geceleri gözleri kan çanağı olmuş aynı babanın oğlu? Hani nerede uğruna yaşamayı ve savaşmayı seçtiğin ilk, son ve tek aşkın? Hani nerede küçüklüğünün oyuncakları? Hani nerede çocukluğun? Hani nerede nefes alabildiğin tek penceren? Hani nerede özgürlük uçurtmaların? Hani nerede emek harcadığın onca insan? Hani nerede o masum yüzler? Hani nerede denge? Hani nerede gençliğim? Hani nerede?! Kitaplarım… Duvarlar… O… Sen… Bir çığlık, gözlerde sessiz… AYDIN ŞELTE 23.10.2010

HAYAT, HATIRLAMAK, GÜÇ

Hatırlamak, hastahane koridorlarında kesik kesik yanan florasanlar lambaları gibidir. Soğuk, aralıklı… Unutmaksa, karanlık bir odada beklemektir, ışığın yanmasını. Hangisi daha acı vericidir, hangisi bilincimizin kabul etmek istemediği gerçekliği taşır bunu bilmeyeceğim. Her ikisinin de acı ve mutluluk kaynağı olabileceğini biliyorum o kadar. Sadece ona karşı işlediğim günahlar karşısında dilimin terennüm etmesini, gözlerimin şahit olmasını ve kalbimin nefretle, sevgiyle ve anıyla dolmasını istiyorum. Kesik kesik anıların ve kapkaranlık hiçliğin ruhumu yakıp kavurmasına dayanabilip sabretmek mi yoksa pes etmek veyahut direnmek mi ? Hangi seçeneğin daha ütopya hangisinin daha gerçek olduğunu anlatmaya çabalıyorum. Aslında ütopya dediğimiz şeyin gerçekliğin ta kendisi olduğunu söylemeye çalışıyorum. Çünkü ütopya bir hayaldir ve insan hayal ettiği müddetçe yaşamaya değer katabilir. İnsan özü gereği isyankardır. İnsan özü gereği başkaldırır ve hayallerini gerçeklemek ister. Hayat… Hayat y...

RÜYALAR

9 Temmuz 2010 Oda Bar’ın girişindeyim. İçeride tuvalete yakın duruyorum. Telefon çalıyor. Çalan melodi Carla Bruni’nin bir şarkısı hangisi bilmiyorum; ama Carla’nın onu biliyorum. M. ağabey arıyor ve nerede olduğumu soruyor. Tatildeyim diyorum. Oysaki Oda Bar’dayım, Kadıköy’de. Bir bakıyorum ki M. ağabey de Oda Bar’da, tam kapıda. Görüyorum. Telefonla konuşarak arka kapıya yöneliyorum, kaçıyorum, dolaşarak sokağa ters yönden giriyorum ve “Ağabey, şimdi tatilden geliyorum” diyorum. 10 Temmuz 2010 Antrenmandayım. Bir sonraki antrenmanda gelmesi gereke arkadaşlar erken geliyorlar. M. adlı arkadaş “Oooo Aydın ağabey hayret” diyor. Sinirleniyorum ve gülüyoruz. 11 Temmuz 2010 Öğretmenler var. Her yerde öğretmen var. Hepsi de tanıdık. Bir koşuşturma hakim havaya. Çeşit çeşit zeytin var ortamda. Hepsi zeytin yağlanmış, limonlanmış, kekiklenmiş. 12 Temmuz 2010 Okula giriyorum. Fakülte girişine H. ağabey, D. abla herkes ne yaptığımı sorup duruyor. Anlatıyorum. Herkes rahatlıyor. Ne yaptım ben di...

THE GODOSH

Yoldaki çizgiler, düz beyaz bir çizgi halini alıyor otobüsün hızı arttıkça. Parasını uzatmayanlar diye bağırıyor muavin, iyice üst üste alt alta bir hale gelen yolculara. Kümes gibi tanımlamasını yapabilmek için sanırım kümeste bulunmuş olmaya gerek yok. Camların hepsi açık lakin doğal klimanın mikro iklimde dahi değişikliğe yol açamadığını, ter içindeki yüzlerden okuyabilmek mümkün. Oksijen oranının, yüzde yirmi birin altına inince neler olacağını düşünmek bile Uykusuz okurken yüzümdeki gülümsemeyi silip götürüyor. U.’ya bakıyorum, gülüyor, “Tamam, tamam beş dakika kaldı” diyor. İnanmıyorum ve mizah dergime dönüyor, hayatın içerisinden fırlamış uzun yazılarda boğuluyorum. Arkada K. ve M. çocuğuna şiddet uygulayan ve ağzının ortasına yumruk attıktan sonra şizofreni bir şekilde çocuğunu öpen bir anne karşısında, şok deryalarında alabora olmamaya çalışıyorlar. Şoför ve muavin, koro halinde do-re-mi-fa çekiyorlar, evet geldik. Eve giriyoruz. Hava karanlık. Açız ama bir bira aşkı var ki b...

BİR BOHEMYA DENEMESİ

Bir bohemya yaşıyoruz. İçselleştirdiğimiz bütün yanlışların aslında yanlış olduklarının bilinç düzeyinde algılanmasıyla çelişkiler yaşıyoruz. Ve bohemya… Geçmişe dönmek arzusunun baskınlaştığı bir anda, kişi şimdiden ve gelecekten kopmuş ve ümidi yitirmiştir demek midir? Yoksa kişi geçmişi anarak bir adım daha ileri giderken köklerini elde mi tutmaktadır? Bazen düşünüyorum kötü adamları. Kime ve neye göre kötü olarak algılandıklarını… Mesela Johnny Dillan bütün Şikago’da bankaları soyup yoksullara dağıtırken yada fakir bir kadınla evlenirken, Robin Hood keza aynı şeyi daha az şiddetle İngiltere’de yaparken veyahut Che vatanını bırakıp başka ülkelerde çarpışırken, kim kime göre gangster kim kime göre kimin teröristi kimin kahramanıydı? Bir bohemyadır yaşıyoruz gidiyor ve fısıldıyorum duvarlara tıpkı daha önce tembihlediğin gibi. Ama biliyor musun? Hayat duyuyor bu fısıltıları… Dürüstlüğe yer yok hayatta. Temiz olmaya yer yok hayatta. Net olmaya yer yok hayatta. Bu yüzden hem varım hem ...

BU GECE… OTOBÜS BEKLERKEN…

Yazmıyordum bayağıdır. Bugün… Hey nerdesin insan? Sana söylüyorum. Uzundur yazmıyorum diye terk mi ettin bedenini de… Çok oldu ruhunu bırakalı, bedenin e vakti gelmiş belki de… Gene de yazacağım bir şeyler bu gece. Mesela dün otobüste gördüğüm muhtemelen ellili yaşlardaki masmavi gözlü, gözlerinin etrafı kırışıklarla dolu,anlı acılarla çizgi çizgi örülmüş,yorgun sesli,hasta bakışlı; ama içlerde bir yerde umudun ışığını yakalayabildiğim teyzeyi anlatmak istedim sana. Bu yaşında sıcacık havada, yüz kişinin alt alta üst üste bindiği otobüste kazandığı ve kazanmak zorunda olduğu iki kuruş parayı götürüyordu evine. Bir çocuk gördüm az ilerisinde. Anlamsız bakışlarla bakıyordu etrafına. Acaba ne düşünüyordu? Düşünmek istemedim. Tüm masumiyetiyle aşka saf,dostluğa saf,kardeşliğe saf… Dahası fazla benim için… Sen kaldırırsın bence ama? Nice canların yok olup gitmesine,nice dillerin yok olup gitmesine, sevgilerin solmasına,aşıkların anlamamsına, kardeş katliamlarına, dost kazıklarına, yar ayrıl...