Kayıtlar

ESKİ YENİ YIL

Hava yağmurlu, soğuk ve sert… Bir yılı daha geride bırakmak üzere hızla ilerliyoruz. 2000’li yılların ilk köşesini döndük. On yılda neler neler olmadı ki? Üçüncü Paylaşım Savaşı’nın başlangıç tarihi 11.11.2001 olarak yazıldı kimilerine göre. Gökyüzünde kapkara dumanlar kaplıyken ve insanlar bilmez gibi bakarken kocaman kocaman bombalar çocukların başlarına yağmaya başladı Afganistan’da ve ardından Irak'ta. Yeni yönetimlerimizle, toplumuzun çevre ve devlet ekseninde barıştığı(!) söylenen bir politik hatta konumlandık. Türkiye İran mı oluyordu? Sokaklara dökülerek Cumhuriyet savunuldu. Bu arada hayatımıza iPod girdi. Hepimiz kulaklıklarımızdan dünyayı dinledik. Apple hisseleri ve yenilikleri en çok takip ettiğimiz gelişmeler oldu. Sıfır bedenle tanıştık. Tüm kızlarımız, Çinli, Türk, Alman, Rus hepsi bir olmaya başladı. Kapitalizmin çeşitliliği bu olsa diyerek müzik tarzlarımızı da birbirine benzetmeye başladık. Herkes R&B yapmaya ve pop sanatçısı(!) olmaya başladı. Dizi manyağı o...

HATIRLIYOR MUYUZ?

Enine ve boyuna düşünmeyi düşündüm bugün. Bir şeyleri tartıp öyle karar vermeyi. Sonra hayatın, biz düşünürken geçen zamanın toplamı olduğunu hatırladım. Gülümsedim. Maceracı, yalnız başına gezen bir gezgin olmanın verdiği hazzı bir kez daha hissettim…Özgürlük… Renkleri görebiliyordum. Mavide uçuyor, kırmızı da sınırlarda dolaşıyorum. Fakat madem istediğim her şeyin var olduğunu düşünüyorum o halde neden bu boşluk? Ya da neden vardı bu boşluk?! Bir yoldaş eksikliği... Yola çıktık. Varolduğumuz ilk andan itibaren, ilk günahla birlikte, ateşi çaldığımızdan bu yana yoldayız. Farkında olarak veya olmayarak devam ediyoruz. Geçenlerde bir söz işittim, sanırım yolculuğumuzu en iyi tanımlayan sözcükler dizisi olsa gerek… Aşk, bir sefer ve bu sefere çıkan herkes istese de istemese de tepeden tırnağa değişmek zorundadır. Yağmur bir farklı yağıyor şu sıralar. Doğanın en güzel olayı… Düşünsenize gökyüzü ağlıyor, belki de sevinç gözyaşlarını döküyor. Ama hangisi olursa olsun o kadar güzel ki… Her b...

Hüzünlü Sevgilim

İlhan Selçuk'un çok beğendiğim bir sözü vardır. Daha doğrusu, yazılarında kullandığı bir tercih,bir üslup... Asla cümlelere 'ben' diye başlamaz. 'Ben' in bir başka 'ben' olmadan ne kadar boş, yalnız olduğunu vurgulamak ister. Bu kısmına pek katılamam, pek de ters düşemem. Bir insan, başka bir insanla ancak insan olduğunu anlayabilir. Diğerlerini, başkalarını görmemiş olsaydık zaten, onları tanımamış olsaydık insanın 'ölçüsünü' nasıl, neye göre tayin edebilirdik değil mi? Zaten doğamız gereği topluma her zaman ihtiyaç duymadık mı? Ve o koca toplumda yalnızlaşıp birilerine ihtiyaç duymadık mı? Kendi kendine yetmeyenin, başkasına yetemeyeceği gerçeğini kavramadan ya da kavrayamadan başkasından minnet ummadık mı? İşte bu son noktada katılmam İlhan ağabey'e... O, bence insanın kendine yetmeden başkasına yetemeyeceğini açıklayamamıştır, neden 'ben' sözcüğüyle başlamadığına açıklık getirirken. Ve ben (!), biraz travmatik, biraz şaşkın, biraz hey...

BİR ÇIĞLIK

Hani neredeler? Hani nerde o sevdiğin arkadaşların? Hani nerede sevgini, sevini paylaştığın sevgililerin? Hani nerede güzellikten yana her şeyini paylaştığın insanlar? Hani nerede? Hani neredeler tüm acılarını gözyaşı yapıp içine akıttığın dostların? Hani nerede sevinçlerin, hüzünlerin? Hani nerede krizantem çiçekleri? Hani nerede geceleri gözleri kan çanağı olmuş aynı babanın oğlu? Hani nerede uğruna yaşamayı ve savaşmayı seçtiğin ilk, son ve tek aşkın? Hani nerede küçüklüğünün oyuncakları? Hani nerede çocukluğun? Hani nerede nefes alabildiğin tek penceren? Hani nerede özgürlük uçurtmaların? Hani nerede emek harcadığın onca insan? Hani nerede o masum yüzler? Hani nerede denge? Hani nerede gençliğim? Hani nerede?! Kitaplarım… Duvarlar… O… Sen… Bir çığlık, gözlerde sessiz… AYDIN ŞELTE 23.10.2010

HAYAT, HATIRLAMAK, GÜÇ

Hatırlamak, hastahane koridorlarında kesik kesik yanan florasanlar lambaları gibidir. Soğuk, aralıklı… Unutmaksa, karanlık bir odada beklemektir, ışığın yanmasını. Hangisi daha acı vericidir, hangisi bilincimizin kabul etmek istemediği gerçekliği taşır bunu bilmeyeceğim. Her ikisinin de acı ve mutluluk kaynağı olabileceğini biliyorum o kadar. Sadece ona karşı işlediğim günahlar karşısında dilimin terennüm etmesini, gözlerimin şahit olmasını ve kalbimin nefretle, sevgiyle ve anıyla dolmasını istiyorum. Kesik kesik anıların ve kapkaranlık hiçliğin ruhumu yakıp kavurmasına dayanabilip sabretmek mi yoksa pes etmek veyahut direnmek mi ? Hangi seçeneğin daha ütopya hangisinin daha gerçek olduğunu anlatmaya çabalıyorum. Aslında ütopya dediğimiz şeyin gerçekliğin ta kendisi olduğunu söylemeye çalışıyorum. Çünkü ütopya bir hayaldir ve insan hayal ettiği müddetçe yaşamaya değer katabilir. İnsan özü gereği isyankardır. İnsan özü gereği başkaldırır ve hayallerini gerçeklemek ister. Hayat… Hayat y...

RÜYALAR

9 Temmuz 2010 Oda Bar’ın girişindeyim. İçeride tuvalete yakın duruyorum. Telefon çalıyor. Çalan melodi Carla Bruni’nin bir şarkısı hangisi bilmiyorum; ama Carla’nın onu biliyorum. M. ağabey arıyor ve nerede olduğumu soruyor. Tatildeyim diyorum. Oysaki Oda Bar’dayım, Kadıköy’de. Bir bakıyorum ki M. ağabey de Oda Bar’da, tam kapıda. Görüyorum. Telefonla konuşarak arka kapıya yöneliyorum, kaçıyorum, dolaşarak sokağa ters yönden giriyorum ve “Ağabey, şimdi tatilden geliyorum” diyorum. 10 Temmuz 2010 Antrenmandayım. Bir sonraki antrenmanda gelmesi gereke arkadaşlar erken geliyorlar. M. adlı arkadaş “Oooo Aydın ağabey hayret” diyor. Sinirleniyorum ve gülüyoruz. 11 Temmuz 2010 Öğretmenler var. Her yerde öğretmen var. Hepsi de tanıdık. Bir koşuşturma hakim havaya. Çeşit çeşit zeytin var ortamda. Hepsi zeytin yağlanmış, limonlanmış, kekiklenmiş. 12 Temmuz 2010 Okula giriyorum. Fakülte girişine H. ağabey, D. abla herkes ne yaptığımı sorup duruyor. Anlatıyorum. Herkes rahatlıyor. Ne yaptım ben di...

THE GODOSH

Yoldaki çizgiler, düz beyaz bir çizgi halini alıyor otobüsün hızı arttıkça. Parasını uzatmayanlar diye bağırıyor muavin, iyice üst üste alt alta bir hale gelen yolculara. Kümes gibi tanımlamasını yapabilmek için sanırım kümeste bulunmuş olmaya gerek yok. Camların hepsi açık lakin doğal klimanın mikro iklimde dahi değişikliğe yol açamadığını, ter içindeki yüzlerden okuyabilmek mümkün. Oksijen oranının, yüzde yirmi birin altına inince neler olacağını düşünmek bile Uykusuz okurken yüzümdeki gülümsemeyi silip götürüyor. U.’ya bakıyorum, gülüyor, “Tamam, tamam beş dakika kaldı” diyor. İnanmıyorum ve mizah dergime dönüyor, hayatın içerisinden fırlamış uzun yazılarda boğuluyorum. Arkada K. ve M. çocuğuna şiddet uygulayan ve ağzının ortasına yumruk attıktan sonra şizofreni bir şekilde çocuğunu öpen bir anne karşısında, şok deryalarında alabora olmamaya çalışıyorlar. Şoför ve muavin, koro halinde do-re-mi-fa çekiyorlar, evet geldik. Eve giriyoruz. Hava karanlık. Açız ama bir bira aşkı var ki b...