Kayıtlar

Kırşehir Usulü Yoğurt Çorbası

“Guzummmm!” diye bağırıyordu başaklar, dövülen deneler un ufak olurken. İnce ince deneler halini alırken buğday, bir bir atladı yeşil mercimek bulunduğu yükseklikten. Suyu ısıtıp harladıkça ateşi “Nörüyon abamm aboov!” diye çığlık atıyordu nohut, yeşil mercimek ile katıldığı kabın diplerinden. Bir kumar masasında yuvarlanan kabuksuz frek küpleri, zar misali şekilleri ile denelerin arasında kendilerine yer açmaya çabalıyorlardı. Altta kalan deneler yeşil mercimek ve nohut ile karıştıkça su yüzeyinde rahat bir nefes alır oldular. Derken aniden ditilmiş patates olanca ağırlığı ile mertledi nefes almaya çabalayan gariplerin üzerine. Kaynadıkça su, gedik kapladı her yanı. Kıyım kıyım edilmiş zehir mi zehir sivri biber alırken aklını patlıcanın, bıçak değdi tenine, soydu bir güzel kabuğunu çırılçıplak etti, bıraktı suyun içine. İyice börtlerken başka bir kapta yoğurt, civcive gebe yumurta, 3 kaşık havasından sıvıyağ ve un essahtan dibine dek karıştırılıp dövülüyordu. Börtlemiş su ve içindek...

Alabora

Sonra ilk kara parçasına ulaşıyorum. Seni, bana taşıyan küçük adamlar,  Onları tanımak, soluk almak istiyorum. Ve dil, oldukça kekeme, Büyümekte olan bir çocuk yüreği, Düş yığını aklım, vitaminsiz, Sensiz. Neden susuyorsun? Yüzerken gene çocuklar öldüğü için mi? Yoksa yeşil fularlı çocuk büyüdü mü? Vuruldu mu geceye mızıka çalan çocuk? Neden susuyorsun? Alabora olmuş gemimde, Tanrı unuttu bugün beni. Ve ben yüzüyorum. Bir çift güzel göze doğru.  

Her Sabah

Her sabah yineliyorum kendimi, Ve her sabah yeniliyorum. Yeni bir ben doğduğu kadar, Eski ‘beni’ yeniliyorum. Doğuyor güneş, odamda dans eden ışıklar, Yıldızlar oluşuyor çevremde, hepsi neşeli. Sendeki beni bana çiziyorlar. Sonra taşıyorlar bendeki seni bana. Altında bulutumsu bir taht, Yıldızlarla bezenmiş tacın, En pahalı, en parlak, en renkli… Masumiyetin ve güzelliğin, Bir gün daha sana yeniliklerle, Açıyorum, alabora olmak üzere olan yelkenimi.   Aydın Şelte *Bu şiir 2011 yılında İnsancıl Dergisi'nin 263. sayısında yayınlanmıştır. 

Sesler

Sesler… Aynı ton, aynı renk, aynı tını, aynı melodi Kimileri öfkeli, kimileri kırgın Bazısında kahkaha ile yoğrulmuş acı Bir mutluluk, sevgi, aşk, umut dolu Her bir ses sana ait Heyecan ve korku, Acı ve sevinç, Su gibi akıyorum yola. En yumuşak ses sen… Akşam olunca, seni çiziyor yıldızlar Gözlerin yıldız, dünyam aydınlık Doğduğunda sabahları, soluk alıyorum. Sen güldükçe ben gülüyorum. Aydın Şelte *Bu şiir 2011 yılında İnsancıl Dergisi'nin 263. sayısında yayınlanmıştır. 

Gör Dedin Gördüm

Ve dedin ki incecik bir yüktür bulutların taşıdığı. Ve dedin ki hafifliği pamuk ipliğidir. Ve dedin ki gözlerine dokunup sözlerini avuçlarına almak gibidir. Ve dedin ki apansız boşalır gözlerden yağmur. Ve rahatlar bulutlar kanser olmuş gökyüzünde bir nefes. Kapının eşiğinde duruyorum bazen. Eşikte durmak nedir bilir misin? Eski Fin geleneklerine göre, sevilmeyen insandır mesela. Misafirliğe, eğlenceye gelen insanlara sen git eşikte dur derlermiş. Eski Türk geleneklerine göre eşikte durunca eve kötü ruhlar girer bir daha çıkmazmış, uğursuzluk getirdiğine inanılırmış. Ama daha çok içeri girecekmişim de giremiyorum, dışarı çıkacakmışım da çıkamıyorum, gitmek istiyorum gidemiyorum gibi… Kararsızlıkla belirsizlik arasında durup oturuyorum. İstemli mi değil mi onu bile bilmiyorum. Uzaklaşamıyorum ve yakınlaşamıyorum. Sevinemiyorum ve üzülemiyorum. Bir içeriye adım atacak gibi oluyorum, bir dışarıya. Ne ara böyle vahşileştim hiçbir fikrim yok. Kendimden bile yoruldum be! Görmeye başl...

Yaz Dedin Yazdım

Yaz bana dedin, bugüne kadar ikimizin de en iyi anladığı kelimeler ve bizi en iyi anlayan kâğıda dökeyim dedim, hak verdim. Lakin farkına vardım ki karşımda cansız ve beni, bizi her gün ele geçiren 0’ların ve 1’lerin toplamı duruyor. Beyaz bir kâğıt yerineyse ondan daha beyaz, ama gözleri yakan keskinlikte acımasız ve duygusuz ve kokusuz Word... Ne zaman başladı bilmiyorum. Çok uzakmış gibi bulanıklaşıyor, çok yakınmış gibi hatırlamıyorum. Anımsayamıyorum ne zaman bu cesarete vardığımı. Anımsayamıyorum bu aptal ve korkak düşünceye ne zaman geldiğimi. Temiz ve saf kalmayı zorladıkça, ne kadar da çabuk kirlenebiliyormuş insan. Gecenin özgürlüğü kadar hafif, ama dipsiz; gündüzün baskıcılığı kadar ağır ama sınırlı… Belki de tam tersi… Sonsuz bir karanlığa ya da ışığa karışma arzusu, bir insanın aklına düşmeye görsün! Bağlayan bütün dokularının neşterle kesilip atıldığı günlerde tek tek koparsın her şeyden. Yalnızlığın dayatıldığını hissettikçe, ses çıkaramadıkça, içine dahi ağlamayı b...

ölenle ölmeyenlerin mabedi

"yaşamak görevdir bu yangın yerinde, yaşamak, insan kalarak" metin altıok Gelişlerde, gidişlerde, terk edişler ve terk edilişlerde... Bir damla gözyaşının süzülüşünde, hiç bitmeyen yollarda, bir böcekte, bir çiçekte, belki varlığın biçimsizliğinde, belki de yokluğun içindeki görünmeyen renklerinde… Dilimde, zihnimde, kalemimde, en çok da gönlümde… Bu zaman öyle zaman ki, kayıplar, ölümden daha acı, çünkü bilirsin ölüm kesin ayrılıktır, dayanılabilir, gerçektir, nihayettir. Ama kavrayamaz beynin yaşarken ki ayrılığı, nefes alınırken ki ölümleri. Kıyıya vuran her çocukta bir nefes sıkışır boğazına, son nefes olmasını dilersin, tutarsın sıkarsın kendini, can vermeye bile derman bulamazsın. Uzaklarda bir yerde bombalar patlarken, yanında sesini duyduğun arkadaşının kahkahası baskın gelsin istersin. Dilin tehlikeli gelir, diyemezsin, susamazsın, konuşamazsın, başını da çeviremezsin, sıkışırsın iyice sıkışırsın, anlatsan kime? Ağlarken de gözyaşların yoksa eğer gülemezsin...