Kayıtlar

Gelecekten Geçmişe Geçmişten Bir Gün

Resim
Saçını tarıyordu. Hep zaten böyle düzenli biriydi. Çok dikkatli ve titiz davranırdı. İşini de böyle yapardı. Bütün notları aynı hizada dizilmiş, düzenli, tertipli, sıralı ve temiz bir haldeydi. Pek konuşmaz, konuşunca da tane tane, sakince, uzunca düşünerek konuşurdu. Kierkegaard'ın Korku ve Titremesi'nin senaryolaştırıldığı yegâne teokratik ülkeyi, varoluşu çekinmeden dert eden, bunu felsefi okumalar üzerinden yapan çalışmaları İslam ve sosyalizm ile harmanlayan, ama ne yazık ki dört kapının ilkinde bir yönetim biçimi kılıp hakikati aramayı bırakan, kökleri çok eski bir ülkeden geliyordu.  Yeni köklerini salıp salmayacağını bilmediği bu topraklarda, geçmiş ile geleceğin birleşip birleşmeyeceği sorunsalında bir sarkaçtı kafası. Mutlu olmanın emek ve üretimden geçtiğini anlatamadığı diyarlardan, anlatırken yabancı kaldığı diyarlarda hiç susmayan bir Akdenizli ile aynı odayı paylaşıyordu. Akdenizli, her yıl gezginler tarafından ziyaret edilmekten çıkmış, turistler tarafın...

ANNESİNDEN DAYAK YEDİĞİ HALDE, YİNE "ANNE" DİYE AĞLAYAN ÇOCUK*

*Cemal Süreya Yazmayacağım dememek gerekiyor bu hayatta. Yazmak en güzel eylem biçimlerinden birisiyken insan neden terk eder ki? Konuşmuyorum artık da dememek lazım. Konuşma insana yaraşır en güzel davranışlardan birisiyken üstelik. Dinlemek birisini, tüm hücrelerini vererek, tüm nöronlarınla hissederek dinlemek varken bıraktım kulak vermeyi ne demektir? En güzel hislerden dokunmayı bırakmak… Gözlerine dokunmak, sesine dokunmak, tenine dokunmak, ellerine dokunmak… Renkleri görmek istemeyi bırakmak mesela nedir acaba? İnsan en sıcak rengi, maviyi neden görmek istemesin ki? İnsanı insan olmaktan çıkaracağını bile bile birisi neden paylaşmayı bırakmak ister? Varoluşun rengi, kırmızıyı, damarlarında hissettiğinden beridir sorgulamak ve aradığın cevabı bir ruh ile bedende toplanmış halde bulmak nasıl bir histir?  Gülmeyeceğim dememek gerekiyor bu hayatta. Gülmek en güzel eylem biçimiyken neden gülmez ki insan? Azıcık gülümseyince dünya bize tüm buselerini gönderir gerçeğini bi...

Kırşehir Usulü Yoğurt Çorbası

“Guzummmm!” diye bağırıyordu başaklar, dövülen deneler un ufak olurken. İnce ince deneler halini alırken buğday, bir bir atladı yeşil mercimek bulunduğu yükseklikten. Suyu ısıtıp harladıkça ateşi “Nörüyon abamm aboov!” diye çığlık atıyordu nohut, yeşil mercimek ile katıldığı kabın diplerinden. Bir kumar masasında yuvarlanan kabuksuz frek küpleri, zar misali şekilleri ile denelerin arasında kendilerine yer açmaya çabalıyorlardı. Altta kalan deneler yeşil mercimek ve nohut ile karıştıkça su yüzeyinde rahat bir nefes alır oldular. Derken aniden ditilmiş patates olanca ağırlığı ile mertledi nefes almaya çabalayan gariplerin üzerine. Kaynadıkça su, gedik kapladı her yanı. Kıyım kıyım edilmiş zehir mi zehir sivri biber alırken aklını patlıcanın, bıçak değdi tenine, soydu bir güzel kabuğunu çırılçıplak etti, bıraktı suyun içine. İyice börtlerken başka bir kapta yoğurt, civcive gebe yumurta, 3 kaşık havasından sıvıyağ ve un essahtan dibine dek karıştırılıp dövülüyordu. Börtlemiş su ve içindek...

Alabora

Sonra ilk kara parçasına ulaşıyorum. Seni, bana taşıyan küçük adamlar,  Onları tanımak, soluk almak istiyorum. Ve dil, oldukça kekeme, Büyümekte olan bir çocuk yüreği, Düş yığını aklım, vitaminsiz, Sensiz. Neden susuyorsun? Yüzerken gene çocuklar öldüğü için mi? Yoksa yeşil fularlı çocuk büyüdü mü? Vuruldu mu geceye mızıka çalan çocuk? Neden susuyorsun? Alabora olmuş gemimde, Tanrı unuttu bugün beni. Ve ben yüzüyorum. Bir çift güzel göze doğru.  

Her Sabah

Her sabah yineliyorum kendimi, Ve her sabah yeniliyorum. Yeni bir ben doğduğu kadar, Eski ‘beni’ yeniliyorum. Doğuyor güneş, odamda dans eden ışıklar, Yıldızlar oluşuyor çevremde, hepsi neşeli. Sendeki beni bana çiziyorlar. Sonra taşıyorlar bendeki seni bana. Altında bulutumsu bir taht, Yıldızlarla bezenmiş tacın, En pahalı, en parlak, en renkli… Masumiyetin ve güzelliğin, Bir gün daha sana yeniliklerle, Açıyorum, alabora olmak üzere olan yelkenimi.   Aydın Şelte *Bu şiir 2011 yılında İnsancıl Dergisi'nin 263. sayısında yayınlanmıştır. 

Sesler

Sesler… Aynı ton, aynı renk, aynı tını, aynı melodi Kimileri öfkeli, kimileri kırgın Bazısında kahkaha ile yoğrulmuş acı Bir mutluluk, sevgi, aşk, umut dolu Her bir ses sana ait Heyecan ve korku, Acı ve sevinç, Su gibi akıyorum yola. En yumuşak ses sen… Akşam olunca, seni çiziyor yıldızlar Gözlerin yıldız, dünyam aydınlık Doğduğunda sabahları, soluk alıyorum. Sen güldükçe ben gülüyorum. Aydın Şelte *Bu şiir 2011 yılında İnsancıl Dergisi'nin 263. sayısında yayınlanmıştır. 

Gör Dedin Gördüm

Ve dedin ki incecik bir yüktür bulutların taşıdığı. Ve dedin ki hafifliği pamuk ipliğidir. Ve dedin ki gözlerine dokunup sözlerini avuçlarına almak gibidir. Ve dedin ki apansız boşalır gözlerden yağmur. Ve rahatlar bulutlar kanser olmuş gökyüzünde bir nefes. Kapının eşiğinde duruyorum bazen. Eşikte durmak nedir bilir misin? Eski Fin geleneklerine göre, sevilmeyen insandır mesela. Misafirliğe, eğlenceye gelen insanlara sen git eşikte dur derlermiş. Eski Türk geleneklerine göre eşikte durunca eve kötü ruhlar girer bir daha çıkmazmış, uğursuzluk getirdiğine inanılırmış. Ama daha çok içeri girecekmişim de giremiyorum, dışarı çıkacakmışım da çıkamıyorum, gitmek istiyorum gidemiyorum gibi… Kararsızlıkla belirsizlik arasında durup oturuyorum. İstemli mi değil mi onu bile bilmiyorum. Uzaklaşamıyorum ve yakınlaşamıyorum. Sevinemiyorum ve üzülemiyorum. Bir içeriye adım atacak gibi oluyorum, bir dışarıya. Ne ara böyle vahşileştim hiçbir fikrim yok. Kendimden bile yoruldum be! Görmeye başl...