Kayıtlar

RÜYALAR

9 Temmuz 2010 Oda Bar’ın girişindeyim. İçeride tuvalete yakın duruyorum. Telefon çalıyor. Çalan melodi Carla Bruni’nin bir şarkısı hangisi bilmiyorum; ama Carla’nın onu biliyorum. M. ağabey arıyor ve nerede olduğumu soruyor. Tatildeyim diyorum. Oysaki Oda Bar’dayım, Kadıköy’de. Bir bakıyorum ki M. ağabey de Oda Bar’da, tam kapıda. Görüyorum. Telefonla konuşarak arka kapıya yöneliyorum, kaçıyorum, dolaşarak sokağa ters yönden giriyorum ve “Ağabey, şimdi tatilden geliyorum” diyorum. 10 Temmuz 2010 Antrenmandayım. Bir sonraki antrenmanda gelmesi gereke arkadaşlar erken geliyorlar. M. adlı arkadaş “Oooo Aydın ağabey hayret” diyor. Sinirleniyorum ve gülüyoruz. 11 Temmuz 2010 Öğretmenler var. Her yerde öğretmen var. Hepsi de tanıdık. Bir koşuşturma hakim havaya. Çeşit çeşit zeytin var ortamda. Hepsi zeytin yağlanmış, limonlanmış, kekiklenmiş. 12 Temmuz 2010 Okula giriyorum. Fakülte girişine H. ağabey, D. abla herkes ne yaptığımı sorup duruyor. Anlatıyorum. Herkes rahatlıyor. Ne yaptım ben di...

THE GODOSH

Yoldaki çizgiler, düz beyaz bir çizgi halini alıyor otobüsün hızı arttıkça. Parasını uzatmayanlar diye bağırıyor muavin, iyice üst üste alt alta bir hale gelen yolculara. Kümes gibi tanımlamasını yapabilmek için sanırım kümeste bulunmuş olmaya gerek yok. Camların hepsi açık lakin doğal klimanın mikro iklimde dahi değişikliğe yol açamadığını, ter içindeki yüzlerden okuyabilmek mümkün. Oksijen oranının, yüzde yirmi birin altına inince neler olacağını düşünmek bile Uykusuz okurken yüzümdeki gülümsemeyi silip götürüyor. U.’ya bakıyorum, gülüyor, “Tamam, tamam beş dakika kaldı” diyor. İnanmıyorum ve mizah dergime dönüyor, hayatın içerisinden fırlamış uzun yazılarda boğuluyorum. Arkada K. ve M. çocuğuna şiddet uygulayan ve ağzının ortasına yumruk attıktan sonra şizofreni bir şekilde çocuğunu öpen bir anne karşısında, şok deryalarında alabora olmamaya çalışıyorlar. Şoför ve muavin, koro halinde do-re-mi-fa çekiyorlar, evet geldik. Eve giriyoruz. Hava karanlık. Açız ama bir bira aşkı var ki b...

BİR BOHEMYA DENEMESİ

Bir bohemya yaşıyoruz. İçselleştirdiğimiz bütün yanlışların aslında yanlış olduklarının bilinç düzeyinde algılanmasıyla çelişkiler yaşıyoruz. Ve bohemya… Geçmişe dönmek arzusunun baskınlaştığı bir anda, kişi şimdiden ve gelecekten kopmuş ve ümidi yitirmiştir demek midir? Yoksa kişi geçmişi anarak bir adım daha ileri giderken köklerini elde mi tutmaktadır? Bazen düşünüyorum kötü adamları. Kime ve neye göre kötü olarak algılandıklarını… Mesela Johnny Dillan bütün Şikago’da bankaları soyup yoksullara dağıtırken yada fakir bir kadınla evlenirken, Robin Hood keza aynı şeyi daha az şiddetle İngiltere’de yaparken veyahut Che vatanını bırakıp başka ülkelerde çarpışırken, kim kime göre gangster kim kime göre kimin teröristi kimin kahramanıydı? Bir bohemyadır yaşıyoruz gidiyor ve fısıldıyorum duvarlara tıpkı daha önce tembihlediğin gibi. Ama biliyor musun? Hayat duyuyor bu fısıltıları… Dürüstlüğe yer yok hayatta. Temiz olmaya yer yok hayatta. Net olmaya yer yok hayatta. Bu yüzden hem varım hem ...

BU GECE… OTOBÜS BEKLERKEN…

Yazmıyordum bayağıdır. Bugün… Hey nerdesin insan? Sana söylüyorum. Uzundur yazmıyorum diye terk mi ettin bedenini de… Çok oldu ruhunu bırakalı, bedenin e vakti gelmiş belki de… Gene de yazacağım bir şeyler bu gece. Mesela dün otobüste gördüğüm muhtemelen ellili yaşlardaki masmavi gözlü, gözlerinin etrafı kırışıklarla dolu,anlı acılarla çizgi çizgi örülmüş,yorgun sesli,hasta bakışlı; ama içlerde bir yerde umudun ışığını yakalayabildiğim teyzeyi anlatmak istedim sana. Bu yaşında sıcacık havada, yüz kişinin alt alta üst üste bindiği otobüste kazandığı ve kazanmak zorunda olduğu iki kuruş parayı götürüyordu evine. Bir çocuk gördüm az ilerisinde. Anlamsız bakışlarla bakıyordu etrafına. Acaba ne düşünüyordu? Düşünmek istemedim. Tüm masumiyetiyle aşka saf,dostluğa saf,kardeşliğe saf… Dahası fazla benim için… Sen kaldırırsın bence ama? Nice canların yok olup gitmesine,nice dillerin yok olup gitmesine, sevgilerin solmasına,aşıkların anlamamsına, kardeş katliamlarına, dost kazıklarına, yar ayrıl...

ÖLÜ EVİ

Hepsi uslu görünüyorlardı. Tıraşlı başlarıyla, mağrur ve masum bakışlarıyla öylece duruyorlardı. Derin kırışıklıkların buruşturduğu alınla, ince ve kalın çizgilerin birbirine oluşturduğu tezat belirgin kılıyordu kişilikleri. Bazen korkunç şekilde parıldayan gözler, bazen daha da tehlikelisi bir çocuk masumiyetiyle bakan şeytani gözler… Mahkumiyetin verdiği dayanılmaz ağırlığın altında eziliyorlardı her biri. Sevgi ve saygı sözcüklerinin bir anlam ifade etmediği, sanatın sadece kendini var etme olduğu bir ortamdı burası. Kimilerinde o güne kadar hiç duyumsamadıkları vahşilik baş gösteriyordu. Boşluk insanı gelebileceği en iğrenç ve en aşağı noktaya doğru itiyordu. Konuşmanın bir anlamı yoktu. Tek bir dil vardır bu dünyada. O da sessizlik…. Nefes aldığımız düşündüğümüz ve dönüştürmeye çalıştığımız bu ölü evinden sevgi sözcüklerinin haykırmasını dilemekten başka ne çare gelebiliyor insanın elinden? Yalnızlığın ve kimsesizliğin yeğlenebileceği yakınsamalara insan inanmaya başlıyor bir müd...

Senarist

En ufak bir gürültüde çığ altında kalabilirim. O kadar yoğun ve o kadar karmaşık ki her şey… Sorulardan oluşmuş bir köprüden yürümeye çalışıyor gibiyim. Her yanlış cevap bir sarsıntı ve her sarsıntı bir felakete yol açabilecek potansiyeli beraberinde getiriyor. Sanki bir noktadan atlıyor ve bir düz çizgi bir kıvrım ve tekrar başa dönüyorum. Soru işaretinin çevresinde dolanıp duruyorum. Cevabın açıklanması gereken o kadar çok şey var ki. Bir o kadar da cevabı açıklanmış ama çözülemeyen. Kavram kargaşası sürüyor tüm vücutlarda. Titremeler, sarsıntılar… Nöbetler… Hepimiz hastayız aslında. Bir oyun düşledik, tıpkı aynalardan ve duvarlardan örülmüş dünyalarından kaçmaya çalışan diğer hayalperestler gibi başka hayatları arzuladık. Sandık ki, çocuklar çiçeklerin arasında oyunlar oynarken, bir sincap çaldığı bir cevizi yuvasına taşırken, bir geyik ürkek bakışlarıyla etrafı kolaçan edip çocuklarına yol açarken, bir kedi doğanın tüm kanunları alt üst edip hiçbir kalıba sığmazken, yeni açan tomur...

Eziyetin Süresini Arttıran Umut?!

Yoldayız hepimiz. Kendi benliğimizin arayışındayız, bazılarımızda onun farkında olmadan peşinde. Bilincin farkındalığında, bazen de onun kurbanı olarak… Bilinç nedir peki? Bilinç, özü gereği kendisinden başka, kendisi dışında, çevresinde olan biten “her şeyin” peşinden giden durumdur. Bilincin özü, nesnelleşmek, kendi olamadığı, olmayı başaramadığı konumu, fikri, ‘şey’i başka bir öznellikte arayarak toplumla bütünleşmek üzere hareket eder. Salt nesnelleşmek ve salt öznelleşmek, bizleri, bu giden yolda aslında yolun değil bizlerin gitmekte olduğu ve doğa – nesne – özne – ilişkisinin diyalektikle kurulduğu farkındalığından alıkoymaktadır. Bir kişinin kendi iç boşluğuna bakarak o dipsiz kuyudan bu öz bilincini bulup çıkarması ancak, teslimiyet ile gerçekleşir. Burada teslimiyetten kasıt mücadele etmek, insandışılaştırmaya – yabancılaştırmaya – direnmek için gerekli olan umuda sahip olunması yönünde hissedilen acıdır. Bu aşktır, bu geçmişin toplamıdır, bu hayattır… Asıl olan şey ise umuttu...