Kayıtlar

Beyaz Kadın

Nefes nefeseydi. Belki de şehrin tek yeşil kalmış, gözü yaşlı, sokakları çığlık dolu yerinden tepelere doğru çıkıyordu. Gelgitli bir aklın, çocuklar üzerinden kurulmuş bir yaşam bağı vardı gözlerinde. Yükseldikçe aşağıda kalan şehrin çirkinliği yok oluyor, o daha da bir coşkulu, daha da bir heyecanlı hikayeler anlatıyordu. Bir gölge üzerimizde vuku bulurken, süzülen atmacanın kanatları güneşi kapatıyordu. Gözlerini kırpıştırdı. Garip, dedi. Aç, dedi. Ama fazlasını almaz, dedi. Yükseldikçe ağaçlar azaldı. Kayalar, uzanan bir bozkır, yalnızlık ve güven vardı etrafta. İnsanlardan kaçan biz insanlar, böcekler, yılanlar, atmaca ve şahinler, akrepler ve diğer tüm canlılarla beraber doğada olmanın sevincini yaşıyordu. Doğru düzgün okuması yoktu. Küçük yaşta öz babasını yitirince, öz bildiği üvey babası ile yaşamış iki annesi ve bir kardeşi ile birlikte. Dert içinden derman okumayı öğrendiği yıllarda tanışmış gerçeklerle. Buraya sürülen yabancı “muhacirleri” ve oraya sürülen yerli “Rumlar...

Şelteoğulları (Baba Tarafı Soyağacı)

Resim
Sözcük Anlamı Öncelikle Şelte’nin sözlük anlamlarına bakalım: Ötüken Sözlük`e göre is. İp bükmekte kullanılan kasnağı çevirmekte kullanılan sicim.   Türkçe sözlüğe göre fi. Bir şeyi veya şeyleri toparlayıp bağlamak anlamında kullanılmaktadır.   Bölgesel ağızlara göre büyükbaş hayvanlara yüklenen büyük sap yığını. Yine toplamak, örmek ile ilişkili. İran`ın Hamse bölgesinde yaşadıklarından dolayı Hamse Türkleri olarak anılan bir boyda kadınların üzerlerine giydikleri kırmızı bir kıyafet adıdır. Eski bir Peçenek başbuğunun adıdır.  Bati Avrasya/Kuzey Kafkasya'daki Turkler, Türkçe'nin Kıpçak lehçesini veya Oguz lehcesi ile karismis halini konuşurlar. Örnegin  Karakalpakça'da ş>s değişmesi de vardır: söyleş->söyles- gibi... Bu da başbuğun adının veya lakabının Şelte olması anlamına gelmektedir. Peki Şelte etimolojik olarak nedir ? Farsça, kelimenin asıl kökeni olup orjinali ve anlamı aşağıdaki gibidir: çilta : Bir çeşit zırh Türkçe'ye  şilte ...

NEMRUT’TAN YOL’A BAKIYORUM

“Önce köpeklerin sesini, sonra da kapı sesini duyduk. Tahta kapımıza çok sert vuruyorlardı. Kapıyı açmak için ben gittim. Silahlı üç adam dışarıda duruyorlardı. Kürtçe konuşuyorlardı. Herkesi, köyün aşağısındaki dere kenarına götürdüler. Oraya başka Ermenileri de getirmişler. Hiç vakit kaybetmeden önce erkekleri, sonra kadınları öldürdüler. Sonunda bir parça insaf vicdanlarına girdi ki, bizi bıraktılar. ’Sakın kimse evine geri dönmesin!’ diyerek de çocukları uyardılar.” Büyük Dengbej Garabet Haçadruyan Hayatın çeşitli biçimleri, hayatın sessizliği ve çok sesliliği, zenginliği, çekiciliği… Edinilen tüm ders ve tecrübeler… Hasan Dağı’nın tüm heybetini arkasında hisseden Kommagene Kralı I. Antiokhos her sabah güneşi selamlıyor, önünde uzanan kanla, ses ve seda ile savaş ve barış ile dêngbejlerle anlatıla gelmiş uçsuz bucaksız ovaları. Tûrôyo dilinde türküler ile topraklarını beraber savunan Müslüman Mıhellemiler ve Hristiyan Süryaniler, gizemli Ezidiler, kadim Araplar, açlığı payla...

Üçüncü Düş

İnsanın başlangıcı ister evrim tarihi açısından ele alınsın, isterse ademoğlunun yaratılışı ile başlasın bir yolculukta. Öyle dipsiz bir yolculuk ki bu sonu belirsiz başı belirsiz… Bilgimiz kısıtlı ve az ama aksine merakımız oldukça büyük… Açız bilgiye, açız varlığın algısına… Fakat yalnız ruhu bilme açısından zannetmemeliyiz bilgimizin azlığını. Eşyanın doğasına dair bilgilerimiz bile ruhumuza ait olandan çok değil. Peygamberlerin geride kaldığı bir okyanusta ilerlemeye çalışıyoruz artık. Farkında mısınız evrenin bizim zindanımız olduğundan? Onu anladığımız, ona hükmettiğimizi sanıyoruz sadece. Oysa o kadar kayıtsız ki bize karşı ve biz o kadar kibirliyiz ki var olduğumuzu düşünüyoruz. Sadece bir düşünme hali zuhur ediyor ise neden korkuyoruz ki bu kadar? Var mıyız ki yok olmaktan korkarız bu kadar? Her bir atom parçacığımızın birbirine dönüştüğünü, alemin tümünün, başından sonuna, birbirine bağımlı olduğunu ve nihai olarak ışıkta birleşeceğimizi neden anlamazdan geliriz? Işığın pat...

Soyağacı (Anne tarafı / Başer ailesi)

Anne tarafım Kahramanmaraş'tan Niğde'ye göç eden ve Badak Köyü'nü kuran Barak Türkmenleri 'nden olup daha sonra Yakacık Köyü'ne yerleşmişlerdir. Ezo Gelin soyundan gelen Başer sülalesinin Gaziantep'te kendisiyle aynı soy ismi taşıyan akrabaları bulunmaktadır. Ailemiz Barak Baba 'nın yolundan giden ve Osmanlı İmparatorluğuna karşı gerçekleştirilmiş olan Babailer İsyanı ardından Tokat ve civarından sürülmüşlerdir. Büyük çoğunluğu aynı dönem başta Gaziantep olmak üzere Anadolu ve Mezopotamya'nın birçok vilayetine dağıtılmışlardır. Barak Türkmenleri Alevi-Bektaşi ve Sünni-Bektaşi bir inanç sisteminde yer almaktadırlar. Niğde ili ve çevresinde ve muhtemelen daha öncesinden süregelerek Nazar Ocağı diye  anılmaktadırlar. Ocak, Türkçe’de ısınmak,  yemek pişirmek ve benzeri maksatlarla ateş yakmak için düzenlenmiş yer manasında kullanılmaktadır. Yine, eskiden evlerde, duvar dibinde, içinde ateşin yanacağı içerlek bir düzlüğü ve üzerinde dumanı çek...

GÖZLERİNİN ŞEHRİ

Resim
Biliyorum bu şehirde değilsin sen. Bense gözlerinin şehrindeyim, kalbinin kapısında bekliyorum. Her atışta açılan bir kapı aralığını yakalamaya çalışıyorum. Sensizliğin sokaklarında geziniyorum. Sokaklarda sensiz geziyorum. Biliyorum bu şehirde değilsin sen. Hüznün ve tesellinin tekliği ve tekilliği üzerine seni konumlandırarak gardımı tekrar alıyorum. Savunuyorum kendimi ama neye karşı sensizken? Hüzünlü gönlümün belki de misafirisin. Bilirim, gönül dertlerin nehridir. Bilirim, nehir olup akan içine akıttığın göz yaşlarıdır. Sel olup almıştır tüm sokaklarını bu sensizlik ve sessizlik şehrinin. Gözlerinin şehrindeyim, ama biliyorum bu şehirde değilsin sen. Anları konfeti yağmuruna tutmaya çalışıyorum. Aynı zamanda da  sözcüklerin içini deşip, deşerken de kendi  içimi deşiyorum.  Yağmur olup sözcükler dökülüyor. Geç kalmış ve geç yağmış yağmur ile doluyor şehrin bütün sarnıçları. Bütün avlular su ile taşıyor. Yırtıcı bir bıçak gibi soğuğa kesiyorum. Üşüyorum. Kızıy...

PANDA SELU ESELA

Resim
“Dün yağmur yağacaktı, gün döndü, yarın yağdı, Bugün dindi. Ağlayacaktı. Kim anlayacaktı.” Özdemir Asaf O, ağır tek bir damla ile yaprak sarsıldı. Damla, titreyerek süzüldü, esnedi ve aşağıya doğru yaprağı eğerek düştü. Yaprağın sarsılışı ve oluşturduğu titreşimleri kim bilir, hangi canlı duyabildi ve belki korktu ve belki bir şeyleri başlatması gerektiğini hatırladı ve belki de kaçtı ve belki de mutlu oldu. Sonra ikinci bir damla düştü, sonra üçüncü, sonra dördüncü sonra sayamayacağım kadar sonsuz, göremeyeceğim kadar uçsuz, dokunamayacağım kadar hızlı onlarca, yüzlerce, binlerce, milyonlarca damla yere dokundu. Toprağa karıştılar, İşte, başlamıştı tabiatın bize dinlettiği müzik... Şimdi öyle güvenli ki sokaklar. Öylesine güzel ki yürümek için... Yağmurda acele eden insanları gördükçe, doğamızdan ne kadar koptuğumuzu ve korktuğumuzu hissediyorum. Oysa ki, yağmurlarda acele edilmez! Yavaş yavaş yürünür. Yağmurdan başka hiç bir şeyi umursamazsınız ve belki bir şarkı mırıldan...