Kayıtlar

Sonsuz Karmaşa

Resim
Bakıyorum. Dinleyemiyorum. Konuşuyorum. Göremiyorum. Duyuyorum. Hissedemiyorum. Söylüyorum. Gösteremiyorum. Dokunuyorum. Anlamıyorum. Karmaşık bir doğal düzenin kompozisyonunun entalpisini bozan bir ilişki bizimkisi. Denge diyagramını dağıtan, var oluşunun sınırlarını var eden bir denklem. Çok hassas, çok yalnız, çok muhtaç… Çok mağrur, ama aynı zamanda gururlu ve güçlü… Seni ve beni arayan teklik ruhunun fizik yasaları ile çarpıştığı bir durum bu. Devrik cümlelerin, öykü gerçekliği ile çeliştiği noktada sevdiğini haykırarak gerçeği ortaya koyma çabası gibi… Uykunun ince sınırlarında beliren rüyaların mutluluğu gibi… Uzak, ama tutulabilir. Yakalanabileceği umuduyla yaşanan mutluluk ve verdiği cesaretle kurulan bir hayat gibi. Hayalden gerçeğe uzana uzak ama kestirme bir yol gibi.  Sen. Düğümün çözüldüğü noktada şarkının nakaratı ve şarkıya gizlenmiş anlamının derinliğindeki sen, Evet, bana yardım edecek, bizi var edecek, seni yaşatacak düğüm bu.  Kendimle konuşuyorum. Anl...

Kapitalizmin Tahribatı ve Yeni Bir Yol Üzerine Tartışmalar

Resim
12 Ocak 2020 Pazar günkü yazısında ‘sadece’ Avustralya yangını üzerinden çağın vebası olarak kapitalizmi işaret eden Işıl Özgentürk [1], acaba bugün dünyada ve Türkiye’de daha sonrasında yaşananları da görmüş olarak kapitalizm mi sadece bir veba olarak adlandırmaya devam eder miydi? Yalnızca geçtiğimiz sene küresel ısınmanın tetiklediği doğal afetlerin sonucu olarak 4 bin 570 can ve 140 milyar dolar kayba [2] sadece bu seneki Ocak ayını eklersek karşımıza feci bir tablo çıkıyordu. Dünya gündemine, Corona virüsü, Avustralya’daki yangınlar, Küba ve çevresindeki depremler, Kuzey ülkelerine hala kar yağmazken Güney’in beyaza bürünmesi, eriyen buzulların normalin de ötesinden hızlanması, Brezilya ve Şili başta olmak üzere Hindistan’a ve Çin’e kadar ölümlü fırtınaların/kasırgaların vuku bulması damga vururken; Türkiye gündemine Manisa ve Elazığ depremleri, Van’da çığ felaketi, Sabiha Gökçen Havalimanı faciası damga vuruyordu [3, 4]. Işıl Özgentürk yazısında çok haklı bir şekilde ve de ta...

Taklitçi

Biz kimiz? Siz kimsiniz? Ben, sen veya onlar? Tanımının veya içeriğinin dahi kopyalandığı bir toplumda, cevabının karmaşık ve şiddetli tartışmalara yol açabileceği kadar basit, ama varoluşsal sancılar yaşayan sorular bunlar. Daha soru halini alırken beraberinde sorunları getiren cinsten. Kimlikler… Aidiyetler… Gruplar… Kar, karanlık, labirent… Adam çalışır. Tüm ömrünü başkasını mutlu etmek için geçirir. ‘Ben’i arar. ‘Sen’in peşindedir. Parçalanır. Burada öleceğini bilir. Kanar. Kırmızı kan üzerinde zamanın farkını yaratırken, daha fazla zaman için ne yapılacağını bilemez. Korku gibi… Anlamıştır aslında. Boğulur. Küçüklüğü, tüm yalnızlığı bir hediyedir. Tüm yolların kesiştiği, kirlenip tatsızlaşan bir yerdir. Mekân… Zaman büyüdükçe kirlenen kardeşidir mekân. Sinirli ve öfkelidir. Zaman hep geçer ama yaşlanmazken o sabittir ama yaşlanır. Bütün hayatı korku içerisinde geçmiş olan adam bu ikisinin bileşimidir. Bir maskedir, bir taklitçidir. Nerede olduğunu bilmiyorsun. Gülüyo...

Bir Kadının Alnı

ı Rüya gibi. Her gözlerini kapattığında aynı an. Bağırarak geçiyor. Bir koşuşturma var. Herkesin gözlerinden onları izlediğini sandığı zamanlar. Tamam, getiriyorum buradaymış diye yalvarıyor kadın. Hala öfkesi geçmiyor erkeğin. Küçük çocuklara bakıyor. Bir şey hissetmiyor. O kadar büyük öfkesi var ki, çocukların ruhunda gizli kirlenmemişliğin farkına varıp utanamıyor bile. Kadın dönüp bakamıyor çocuklarına. O, utanıyor. Nasıl açıklayacağını bilemediği bir hayatı bahşettiği için utanıyor. Neden olduğu acıları telafi edemeyeceğini bildiği için utanıyor. Bakamıyor çocuklarının gözlerine. Boyun eğiyor. Kâbus gibi. Dolu yağıyor her tarafa. Vuran her yağmur damlası, tamam lütfen bir daha yapmayacağım dediğindeki acı kadar yoğun ve büyük. Tok tok ediyor. Nedenini açıklayamadığı çocukça bir hatadan dolayı cezalandırılıyor. Yağmur damlaları saat tik takı gibi işlerken yer küreyi, derisindeki sızıyı anımsıyor. Morluğu geçse de devam eden cinsten. Yarın okula gittiğinde asla ama asla üzer...

Kar Senfonisi

Resim
Kar sesi duydunuz mu hiç? Kar yağışı sırasında duyulan belli belirsiz seslerdir. Pik pik, pıt pıt gibi ufak sesler çıkarır. Görüntüsü eşsiz, tanelerin çıkardığı ses de zariftir. Bir anlam ifade etmez. Simetrik mükemmelliğinin yanında hiç kimse sesini duymak istemez. Kar çığlığı terimini duydunuz mu hiç? Sessizdir. Yere dökülen bir unun sessizliğinde, ama daha narin, fakat daha güçlü. Her bir düşen tane başka bir sonsuzlukta yankılanan çığlıklardır. Duyamazsınız. Duyduğunuz sesi anlayamazsiniz. Belki de, anlamak istemezsiniz. Peki ya, kar sessizliği terimini duydunuz mu hiç? Hüzündür. Sizi sobalı evlere, kestanenin çıtırtısına götürür. Kulaklarınız dolar, gözleriniz sesleri görür. Beyazın içindeki tüm tayfları yakalarsınız. Ses ve renk tonlarını algılarsınız. İsterseniz bakarsınız. Bakarsanız görürüsünüz. Yoksa sadece bakarsınız. Fısıldayan bir   güzelliktir. Çok derin, çok tok bir sessizliktir bu. Arka fon müziğidir hayatınıza. Sonra yağmur gelir. Bütün bir karı eritir ...

Peki Ya Sonra?

Çok çok uzun zaman önce, tüm yapıların ve herkesin üzerine altın sarısı parlarken, belki aslında sadece biz çocukken, en kolay hayal akıp gitmekti. Sonra hayat yarıya varınca bir zorlaştı. Bütün yıllara rağmen, artık açılmış kulaklarına rağmen, açık gözlerine rağmen, sen o gün gelip artık temizleyelim her şeyi ve geçmişi dediğinde bile şaşkınlığı kıramadık. Geçmişti yıllar. Her kim bir yılı üç yüz altmış beş gün ilan ettiyse, her kim bir yılı on iki aya, bir ayı dört haftaya bölecek basit matematikle dünyalarımızı sınırlandırdıysa, aynı kişiler bizi daha da küçültmek için yirmi dört saate, altmış dakikaya, altmış saniyeye ve daha da küçüğüne hapsetmek için bir an bile duraksamamışlardı. Ama asıl ilginç olan, senin nasıl olup da tüm zamanların ötesinde ve mekanların ışında durup benim kanımı emdiğindi. Belki de beni nasıl zehirlediğindi. Belki de beni nasıl büyülediğindi. Bakışlarınla, duruşunla, gösterdiğin gelecekle, varlığınla, yokluğunla… Aşkın ta kendisine bürünmüş ruhunla… ...

İsveç Aylığı: Aralık

Resim
Nihayet Aralık ayı gelmişti. Hava, öğlen saat ikiden itibaren kararmaya başladığında kış mevsiminin geldiğini anlamıştık. Sabah dokuz buçuk gibi doğan güneş ki buna güneş demeyelim süzülen ışık, öğleden sonra iki buçuk gibi batar olmuştu. Ocak sonuna kadar aşağı yukarı bu civarda sürecekti. D vitamini eksikliği her anlamda tüm sisteminizi bozduğundan takviye olarak alınması şart yarasalar gibi yaşadığınız bu dönemde, ne yazık ki anlatılacak pek bir şey yok aslında. İnsanlar sokakta görülmüyorlar. Kar yağmışsa Cuma’dan Pazar akşamına kadar kayak merkezlerinde toplanılıyor. Kar yoksa ev partileri, restoranlarda uzatılan akşam yemekleri ile geçiyor zaman. Çoğunlukla da çalışılıyor. Yaza veya sıcak havalara göre çok daha fazla işte çalışılıyor ve salon sporları yapılıyor. Bu vesile ile salon sporlarına değineyim. İsveç’te düşündüğünüz gibi yükseklik olmadığı için kayak için elverişli yer sayısı kısıtlı. Bu nedenle, kayak konusunda dünyada söz sahibi olan bir ülke değil. Fakat bunun yeri...